« Önceki | Sonraki »

20/7/2009

Bir Başka Açıdan Başörtüsü Meselesi

MAKSAT sahiden anlamaya çalışmaksa öncelikle, yirmi yıl önce bu çabaya girişmiş biri olarak şunu hatırlatmak isterim: Başörtüsü takıp saha araştırmaları yaparak, başörtülü kadınları veya başörtüsü meselesini anlamak konusunda fazla bir yol alınamaz.

Yok, hayır... İşi "başörtüsü mistiği"ne katkıda bulunmaya veya "onları kimse anlayamaz"mecrasına sokmaya çalışmıyorum... Sadece haksızlık yapmamaya çalışıyorum. 

Şu kamusal alan meselesine, yani "Bu düzen başörtülülere hálá ’bara gidemezsiniz demiyor, okula giremezsiniz diyor" faslına da giremeyeceğim. Zira o da ayrı bir yılan hikáyesi. 

"Başörtülü kadın bir kadın olarak neler hisseder, áşık olur mu?" gibi cevap bulması daha da çetrefil, dahası sorulması gerekli mi olduğu da tartışmalı mevzulara dalmaya da hiç niyetim yok.

BUGÜNE BAŞÖRTÜLÜ GELMEK

Sadece basit bir şeyi, "bugün başörtüsü takmak" ile "bugüne başörtülü gelmek" arasında bile çok zalimce bir fark olduğunu hatırlatmak istiyorum. 

Bugüne başörtülü gelmenin hafıza kayıtlarında okul kapısından çevrilmek var. Mesela tıp doktoru olunsa da, okuma yazma bilmez muamelesi görmek var. Açıkça olmadığı zaman hissedilir biçimde burun kıvrılmış olmak var. Birçok ortamda istenmeyen misafir olarak kalmak var.

En bilinen ifadesiyle buna, "öz yurdunda garip, öz vatanında parya" gibi hissetmek diyebiliriz. 

Bu "hafıza kaydı"nın varlığı, insanı bazen güvensiz, ürkek; bazen öfkeli, bazen (yeni edinilmiş iktidar şımarıklığı ile) neredeyse saldırgan kılabilir. 

Ama her durumda, aklına esip başörtüsü takmış birinden çok ama çok farklı kılar. En azından bunu aklımızın bir kenarında tutup, ne söyleyeceksek ona göre söyleyelim. 

Dediğim gibi, tüm bunları artık bir "mistik" halini alan "başörtüsü zulmü"edebiyatına katkı olarak söylemiyorum. Dahası bu mistiğin de artık uzun uzun konuşulması, mevcut kalıplarının dışında tartışılması gerektiğini düşünüyorum. 

BİR MARAZİ HAL

Kalkış noktası son derece anlaşılır ve haklı olan bu "mistik", hem siyasi hem toplumsal anlamda birçok marazi sonuç yarattı. 

Bu zulüm, kurbanlar verdiği gibi, iktidarlara da yol verdi. Muazzam hak gaspları doğurduğu gibi, hak edilmemiş kariyerler de üretti. Birçoklarının hayatını karartırken, bazılarına "Yürü ya kulum!" yolu döşedi. 

Yine de tüm bunlar, bir büyük "karanlık devri" unutmuş gözükmek, bir büyük haksızlığı görmezden gelmek, yaşanmış birçok sıkıntıyı hafife almak için geçerli mazeret, bir pişkinlik gerekçesi olmamalı. 

Sonuçta diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye’nin geldiği yer, bir marazi halden diğerine geçiş oldu. Halihazırda sivil iktidar sahiplerinin çoğunun, (kendisinin değil) ’eşi’nin başörtülü olduğu ama başörtüsü ile üniversiteye girilemeyen bir tuhaf ülkede yaşıyoruz.

Nuray Mert - Hürriyet 

16/7/2009

İşte Türkiye'nin en acı gerçeği

Arman türbanla Reina'ya girmek istedi ama Türkiye'deki başörtülülerin başka dertleri var. İşte onların söyledikleri;
Başörtülü kızların meselesi Reina'ya girememek değil, hakları olan üniversiteye girememek. Meselenin insani ve toplumsal boyutunu anlamak istiyorsanız Ayşe Arman'ın başörtü ile çektirdiği fotoğraflara değil, bu fotoğrafa iyi bakın:

ÖSS sınavında üstün bir başarı gösteren Konya Selçuk Anadolu İmam Hatip Lisesi Türkiye 9'uncusu ve Türkiye 22'ncisi çıkardı. Okul öğrencilerinden Şerife Ümmihani Horasan ÖSS S-1 de 394,804 puan alarak Türkiye 9'uncusu Konya 1'incisi olurken, Süheyla Kıvrak isimli öğrenci de ÖSS Sözel-1 dalında 390 puanla Türkiye 22'ncisioldu.

2009 ÖSS'de İlk 1000'de 13 öğrencisi olan, İlk 20.000'de 127 öğrencisi bulunan Selçuklu Anadolu imam Hatip Lisesi, başarıları ile göz dolduruyor. Okuldan ÖSS'ye giren 230 öğrenciden 229'u başarılı olmuş. Okulun ÖSS'deki başarı ortalaması yüzde 99,6.

Selçuklu Anadolu imam Hatip Lisesi'ne 2005 yılında yüksek bir puanla yerleşen Şerife Ümmühani Horasan esnaf bir babanın 5 çocuğundan birisi. 120 sorudan saedece 6 soru yapamayan Şerife, katsayı olmasaydı Tıp okumak istiyordu. Okulunda almış olduğu eğitim ve disiplinli çalışmanın kendisini bu noktaya getirdiğini şu andaSelçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne gitmek istediğini belirten Horosan, Konya'nın en başarılı öğrencisi olmanın gururunu yaşıyor.Katsayı engeli olmasaydı belki daha farklı alanları düşünebileceğini fakat aynı neti yapan ve normal lisede okuyan bir öğrenciden yaklaşık 45-50 puan eksik puan almasının başka bir bölümü düşünmesini bile engellediğini ifade eden Şerife Ümmihani Horasan, imam Hatip Lisesini tercih ettiği için hiç pişman olmadığını kaydetti. Horasan, bu sene SBS'ye girip 8. sınıftan mezun olan kardeşlerine de bu okulu hiç çekinmeden tavsiye ettiğini ifade etti.Türkiye 9'uncusu öğrencinin yetkililerden tek dileği ise katsayı probleminin bir an önce çözülerek kendilerinden sonraki nesillerin mağdur edilmemesi.

5/7/2009

Bosna'da Unadikum!

5/7/2009

Fairouz - Li Beirut

8/6/2009

Erbakan ve İlk Yerli Otomobil

Yonetmen Tolga Ornek, 1961 yilinda donemin cumhurbaskani Cemal Gursel'in talimatiyla yapilan ve Devrim diye adlandirilan ilk yerli otomobilin hikâyesini beyazperdeye aktarmis. Filmde, yerli otomobil davasinin oncusu olarak bilinen Necmettin Erbakan'dan hic soz edilmiyormus. Yapimci sirket “Tarihi kayitlarda Erbakan'in adina rastlayamadik” diye aciklama yapmis. Bunun uzerine Erbakan Hoca “Bunlar ya cok cahil ya da gercekleri goremeyecek kadar kor” demis...

Devam eden tartismaya benim de bir katkim olsun. Bundan 10 yil kadar once Devrim otomobili ve genel olarak yerli otomobil davasi ile ilgili genis kapsamli bir arastirma yapmistim. Meclis Kutuphanesi'ndeki 'kazi calismalarimda' rastladigim Dusunen Adam dergisinin 24 Mart 1961 tarihli sayisinin kapaginda Necmettin Erbakan ve “yerli otomobil davasi” vardi. Devrim'in imali icin verilen cumhurbaskanligi talimatindan uc ay once kaleme alinan ilgili yazida soyle
deniliyordu: “Gumus Motor fabrikasinin genc ve muvaffak Umum Muduru Docent Necmeddin Erbakan basin toplantisi ustune basin toplantisi yapiyor, konferans ustune konferans yapiyordu. Mumkundu: Turkiye'de kisa zamanda otomobil yapilabilirdi. Once buna inanmak lazimdi. Necmeddin Erbakan Istanbul'un bos ve genis bir arazi parcasi uzerinde Gumus Motor fabrikasini kurmaga niyet ettigi zaman da her kafadan bir ses cikmisti. 'Olamaz, Turkiye'de motor degil, civi bile yapilamaz' denilmisti. Erbakan, 'yapilir' demis ve yapmisti. Bir kac sene icinde yukselen fabrika, Bati memleketleri imalati ayarinda dizel motorlari, seri halinde dizel motorlari imal etmege baslamisti. Disaridan getirilmesi mesele haline gelen ve cok pahaliya mal olan en ince makine parcalari artik piyasaya Turk mali olarak piril piril suruluyordu.... Bu basari bir baslangicti. Arkasindan Turkiye'yi oldugu yerde kimildatacak, silkinip kalkindiracak 'Sanayi Birligi' tesebbusu ve yerli otomobil imali fikri buyuyordu.”

Donemin daha pek cok dergi ve gazetesinde Erbakan Hoca'nin bu konudaki oncu gayretlerine iliskin haber ve yorumlar bulmak mumkun. Yerli otomobil fikrini gelistirip Turkiye'nin gundemine tasiyan kisinin Necmettin Erbakan oldugu kesin. Bu fikri Cankaya Kosku'ndeki bir 'brifing'de Cumhurbaskani Cemal Gursel'e kabul ettiren ve dolayisiyla Devrim otomobilinin yapilmasina vesile olan da odur. Ne var ki Erbakan, Devrim otomobilinin yapim surecinden -bir rivayete gore Ulastirma Bakani Orhan Mersinli'nin ideolojik rezervi nedeniyle- uzak tutulmustur. Zaten Erbakan'in da surece itirazi vardi.
Cumhurbaskani Gursel ilk yerli otomobil numunelerinin imali icin Haziran ayinda talimat vermis ve bu isin 29 Ekim Cumhuriyet Bayrami torenlerine kadar bitirilmesini istemisti. Erbakan'a gore bu vazifenin uc-dort ayda bihakkin yerine getirilmesi mumkun degildi. Birkac “maket” uretilebilirdi tabii; fakat asil mesele olan seri uretime elverisli dort basi mamur bir yerli otomobilin yapilabilmesi icin daha fazla zamana -ve bu vazifenin tevdi edildigi Devlet Demiryollari kadrolarinin sahip olmadigi bir “otomobil ihtisasina”na- ihtiyaç vardi.

Iki adet Devrim'in Ankara'daki Cumhuriyet Bayrami torenlerinde gorucuye cikmasindan iki gun sonrasina ait bir gazete haberi: “Ilk Turk otomobilinin, Devlet Baskani Cemal Gursel'in arzusuna uyularak kuvveden fiile cikmasi, bu imalata taraftar ve muhalif olan iki zumre arasinda genis akisler husule getirmistir. / Gursel'in 'Bir asagilik duygusu ile bizde otomobil yapilamaz diyenler utansin' sozunden utanmasi icabedenler Turk otomobilinin imalatini kendi menfaatlerini dusunerek baltalamak isteyenlerdir.... Devrim adi verilen otomobilin seri olarak imalinin mumkun olup olamayacagi hakkinda dun Teknik Universitesi Motorler kursusu Docenti Necmettin Erbakan'in malumatina muracaat ettik. / Devlet Baskani Gursel'in yakindan tanidigi ve Turk otomobilini gerceklestirecek calismalari sebebi ile kendisine genis itimat besledigi hatta bu vazifeyi bir devlet bakanligi payesinde yurutmesini arzu ettigi Erbakan sunlari soyledi: / “Eskisehir Cer Atolyesinin uc
ay insan ustu gayret sarfederek meydana getirdigi iki otomobil, iki ozellik tasimaktadir. Birincisi, bizde otomobil yapilamaz diyenlere guzel bir cevaptir. Ikincisi, bu isi yapacaklara cesaret vermistir. Fakat otomobil, Teknik Universitesi Motorler Enstitusune sorulmadan yapilmistir. Uzerinde calisan arkadaslarin otomobil ihtisasi yoktur. Cer Atolyesi 1946'da uc dizel motor yapmis, fakat asil isi Devlet Demiryollarina hizmet oldugundan seri imalata gecememisti. Eskisehir'deki hareket bizim davamiz icin atilmis adimdir. Uc ayda bir otomobil motoru imaline imkan yoktur. Teknik bircok hatalari oldugunu kabul etmek lazimdir. Zira otomobil sut sagma makinesi veya dikis makinesi degil, can makinesidir. Emniyet ister. Bizim on aydir uzerinde calistigimiz dava baskadir.
Biz binanin maketini yaparak ovunmek yerine aslini meydana getirmek gayretinde idik. Asli dedigim sey seri imalattir. Eskisehir'de arkadaslarin yapmaga muvaffak olduklari otomobili tetkik ettikten sonra bunun bizim planlarimiza gore seri sekilde imal edilip edilmeyecegini soyleyebilirim. Bu maksatla biliyorsunuz 9 firma oto sanayii icin birlesmege hazirdir. Ilerideki iltihaklarla bu rakamin 36'ya yukselecegini tahmin ediyorum. Cer Atolyesi ilk adimi atmistir. Simdi is memleket sanayiine bilhassa bunu yapmaga muktedir firmalara dusmektedir.” (Yeni Sabah, 31 Ekim 1961)

Hulasa: Devrim otomobili Necmettin Erbakan tarafindan degil ama onun sayesinde yapilmistir. Erbakan'a kalsaydi daha iyi bir otomobil yapilacak ve bunun seri uretimine gecilecekti. Arastirmalarimdan elde ettigim sonuc bu. Bir yanlisim varsa duzeltmeye hazirim.

Hakan Albayrak / Yenisafak

12/5/2009

"Bilge Kral" gibi Bakan: Davutoğlu!




Biz medeniyet kaygısı özlemi taşıyanlar Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı oluşuna çok sevindik.

Hayırlı olsun! Bir sonraki döneme onu cumhurbaşkanı olarak görmeyi umut ediyoruz!

 

O yalnızca bir stratejist değil kuşkusuz. İslam düşüncesinden Küresel sisteme değin farklı alanlarda düşünce üreten bir isim. Onun düşüncelerinin inceliklerini ve temel argümanlarını bilmek isteyenler için iki önemli kaynak raflarda; Stratejik Derinlik ve Küresel Bunalım. Hem şimdiye kadar yaptıkları hem de kitapları Davutoğlu'nun göreve getirildiği bakanlıkta başarılı işler yapacak yetkin bir diplomat olduğunu ortaya koyuyor.

 

Ahmet Davutoğlu'nun Stratejik Derinlik kitabı çok tartışıldı, çok okundu hâla da okunmaya devam ediyor. (Hani okuyamayanlar, bitiremeyenleri de hesaba katarsak müthiş bir rakama ulaşırız...) Türkiye'de uluslararası ilişkilere dair son  yıllarda yayımlanmış hiçbir kitap bu kadar ilgi görmedi, tartışılmadı... Üstelik Ahmet Davutoğlu'nun aktif olarak diplomat olmadığı yıllarda kaleme alınmış olmasına rağmen neredeyse  siyasi yelpazenin bütün kesimlerinin dikkatini çekti.

 

Peki, bu kitabın bu denli ilgi görmesinin nedeni nedir? Stratejik Derinlik'i bu kadar önemli kılan, uluslararası ilişkileri ve  küreselleşme çağını her yönüyle irdelerken,  bu süreçte komşularıyla sorunsuz bir ilişkiyi temel alması, dış politikaya ilişkin alternatifler de önermiş olması olsa gerek.

 

Düşüncenin Hasbiliği, Konuşmanın Doğallığı

Yazdığı kitaplar ve makaleleri yanında uygulanmasına katkıda bulunduğu geniş ölçekli dış politika anlayışı ile bütün dünyada  tartışmalar yaratan Ahmet Davutoğlu'nun, adalet kaygısından yoksun biçimde işleyen  hegemonik  mekanizmaları deşifre eden ve ağırlıklı olarak 11 Eylül sonrası konuşmalarından oluşan Küresel Bunalım kitabı onun düşüncelerini anlamak bakımından bir giriş kitabı niteliğinde. Herkesin küreselleşmeden söz ettiği bir dönemi yaşıyoruz. İlgili-ilgisiz her yerde kullanılıyor bu kavram. O ise bu kavramdan hareketle bir bunalıma dikkat çekiyor.

 

Konuşmalar 1989'dan bugüne sıcak gündemin kilit dönemlerine tanıklık ediyor. Yaklaşımlarındaki derinlikle duru bir bakış sunuyor okurlara.

 

Medeniyet Merkezli Dünya Mümkün!

Bence bu derin kavrayışının yanı sıra insanı asıl saran şey, televizyonlarda kendisiyle yapılan söyleşilerde düşüncelerini ve duygularını yumuşak bir ses tonuyla dile getirişi.  Karşılaştığınızda ya da ekranlarda gördüğümüz gibi, yumuşaklığı, gülümseyişi, sıcak bir insan olması, kısacası hepimizi medeniyet merkezli bir dünya kurmak için mücadeleye çağıran bu entelektüel diplomatın alçakgönüllülüğünü fark etmemek mümkün değil.

 

Dış politika ve diplomasi alanlarına ilgi duyanlara her iki kitabı, öncelikli olarak da Küresel Bunalımokumalarını öneririm. Bu kitaplarla hem Davutoğlu'nun kendi medeniyetinin temsilciliğini nasıl da yakışıklıca yaptığına tanık oluruz hem de küresel sistemin bunalımlarını tanıma imkanına sahip oluruz.

 

İki temennim var: İlki Ahmet Davutoğlu'na Dışişleri Bakanlığı görevinde başarılar diliyorum. İkinci olarak Alternative Paradigms ve Civilizational Transformation and the Muslim World başlıklı kitapları başta olmak üzere farklı dillerde yayınlanmış çalışmalarının en yakın zamanda Türkçe'de de okunup kavranılmasını çook istiyorum. Çünkü bu sese duyarlı olmak, kulak kesilmek Tarihten geleceğe ben idrakine ulaşarak seslenmek açısından entelektüel bir imkan olacaktır!


Kaynak: www.dunyabizim.com

12/5/2009

Malcolm X

“Aslanlar kendi tarihçilerini çıkarana kadar, av hikâyeleri her zaman avcıyı övecektir”(Afrika atasözü)

            Malik El- Şahbaz… Onu ilk gördüğümde bir sinema sahnesinin tam ortasındaydı. Kendi filminin içinde, siyahın en öfkeli tonunda… Denzel Washington, Molcolm X rolündeki unutulmaz performansıyla o filmde bana çok şey anlatmıştı. Sonra hayatını okudum, resimlerini gördüm. Muhammed Ali, ringlerde fırtına gibi eserken Malcolm arkasında dimdik duruyordu… Mağrurdu, dik başlı, kararlı ve hırçın bir görüntüsü vardı. Ona “Amerika’nın en öfkeli adamı” diyorlardı ve o bunu inkâr etmiyordu. İyi giyiniyordu. Her fotoğrafında şık görünüyordu. İnsanı etkileyen bir duruşu vardı. Kararlılık abidesi gibiydi. Bir fikre saplanıp kalmamıştı. Hayatını değiştirecek, hayatını yönlendirecek, hayatına mal olacak kararlar vermişti. İslam’ı seçerken de, İslam adına lider saydığı kişinin günah işlediğini görüp karşı çıkarken de, öldürüleceğini bile bile kürsüye yürürken de cesurdu…

Zenci bir papazın kapkara oğlu olarak Nebraska’da doğdu. Genç yaşta babası beyazlar tarafından öldürüldü. Hızlı bir gençlik geçirmişti. “Detroitli Kızıloğlan” lakabıyla mafyada ortalığı kasıp kavurdu. Hapse girdi… Malcolm’un hayatının dönüm noktası da burasıdır. Malcolm hapisteyken Müslüman olan kardeşleri ona Elijah Muhammed’i ve İslamiyet’i anlattı. O günden sonra her şeye yeniden başladı. Eline bir sözlük alıp, ilk harfinden son harfine kadar okudu… İşte söz üstadı olmasının ilk basamağı bu idi. Bu basamaktan kitleleri konuşmalarıyla yönlendiren, etkileyen, insanların dinlemek için salonları doldurduğu Malcolm X ortaya çıktı. Bu kara kıtanın öfkeli adamı Zenci olmanın utanılacak bir şey olmadığını adeta haykırdı. Çünkü o yıllarda “Zenci” demek köle demekti. Zenci olmak otobüslerde kendilerine ayrılmış yerlere oturmak zorunda olmak, beyazların olduğu kafelere, salonlara, özel mülklere hatta kiliselere girememek demekti. Aşağılanmak ve buna tahammül etmek zorunda olmak demekti. Bu durumun en iyi ifadesi “Köpekler ve zenciler giremez” tabelasıydı... 

İşte Malcolm bu insanlara kendi tarihlerini, yani unutturulan tarihlerini anlattı. Atalarının yük vagonlarıyla birer hayvan gibi bir kıtadan diğerine taşındığını, milyonlarcasının bu yolculukta öldüğünü, hayatta kalanları ise ölümden daha kötü bir sonun karşıladığını... Ve tüm sistemi yeniden sorduladı: “Öncelikle bilmek istiyoruz: Neyiz? Nasıl olduk? Nereden geldik? Oradan nasıl geldik? Kimleri geride bıraktık ve onlar orada ne yapıyorlar? Bunlar bize söylenmedi. Buraya getirildik ve tecrit edildik. En komik olanı da ayrımcılıktan ve tecrit'ten bizi suçluyorlar. Kimse sizden ve benden daha çok tecrit edilmiş değil. Dünyada bir halkı ayırmakta ve tecrit etmekte demokratik sistem dedikleri bu sistemden daha başarılı bir sistem yok ve siz ve ben bunun en iyi örneğiyiz. İnsanlarımızdan ayrıldık ve uzun zamandır burada tecrit edildik.” Onun önünde ezilmiş, hor görülmüş, sindirilmiş yığınlar vardı. Ve hatta bu yığınların bir kısmına bu köle hayatı, onların hak ettiği yaşam biçimi gibi anlatılmış ve bu çaresiz insanlar, Hıristiyan rahiplerin “Sana tokat atana diğer yanağını çevir” masallarıyla hakkını arayamaz hale getirilmişlerdi. Birçoğu “ben bir zenciyim ve bununla yaşamalıyım” diyordu. İşte durum bu iken, O Öfkeli Adam onları kendine getirdi: "Kimse size özgürlüğü veremez. Kimse size eşitlik, adalet ya da başka bir şey veremez. Erkekseniz gidin ve kendiniz alın." "Barışçıl olun, kibar olun, kurallara itaat edin, herkese saygılı olun; fakat biri size dokunacak olursa onu mezara gönderin.” Şiddet yanlısı değildi, öyle görünüyordu, öyle tanıtılıyordu, ama öyle değildi Kimsenin hakkını yemem kimseye hakkımı yedirmem düşüncesiyle hareket ediyordu. "Evet, ben aşırıyım; çünkü benim halkım, bu ülkede aşırı derecede kötü durumda!" Onun bu gür sesi yankısını buldu, yüz binlerce zenci onun etrafında toplandı. Fakat bu durum birilerini rahatsız etti, onun giderek daha geniş bir etki alanına sahip olması, İslam’ı kendi dini gibi anlatan, İslam adına zenci milliyetçiliği yapan ve kendini Peygamber ilan eden, cemaatinin lideri Elija Muhammed’in konumunu tehlikeye sokuyordu. Elija’nın zina yaptığı söylentileri üzerine Malcolm’un durumu araştırması ve bu konuda liderine karşı çıkması bardağı taşıran son damla oldu. Cemaati tarafından konuşma yasağı getirildi. Bunun üzerine Malcolm X hacca gitmeye karar verdi Bu vesileyle Afrika’yı dolaştı, diğer Müslümanları tanıdı ve hacda, o büyük buluşmada, Allah indinde ne siyah’ın beyaza ne beyazın siyaha hiçbir üstünlüğü olmadığını anladı:
“Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalıya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğini, tek bir ruh halinin ibadeti içinde idiler. Bu benim Amerika'da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz olan ve mümkün olan bir manzaraydı. Amerika, İslâm'ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din toplumdaki ırk, renk, insanlar arasındaki ayırımı kökten reddetmektedir. İslâm ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar kafalarındaki beyaz ayırımcılığın İslâm ile tanıştıktan sonra yok olduğu söylediler.” Ve bu yolculuktan ülkesine döndüğünde şunları söylüyordu: "Ben ırkçıydım ve İslâmiyet’i ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz Muhammet (SAV) ve Hz İbrahim'in (AS) yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim." Bu sözler onu şahadete götüren süreci başlatıyordu. Cemaatinden ayrılıp İslam Misyonu Örgütü’nü kurdu. Kendini peygamber ilan eden ve Malcolm’un ölüm emrini veren Elija Muhammed’in oğlu, Wallace D Muhammed de gerçek İslam’ı tanıyıp Malcolm’un saflarına geçmişti. Malcolm X hacc dönüşü adını da değiştirmiş, El-hac Malik El-Şahbaz ismini almıştı. Kurduğu yeni örgüte beyazları da kabul ediyor ve gerçek İslam’ı anlatıyordu. Ve şahadet vakti geldi. 21 Şubat 1965’te Detroit şehrinde bir konferans düzenleyecekti. Ona hayatının tehlikede olduğunu, kendisine suikast düzenleneceği, konuşmasının riskli olduğu söylendi. Ama o yolundan dönmedi ve kürsüye doğru yürüdü Eski cemaatine mensup milliyetçi siyahlar, konuşmanın hemen başında onu şehit ettiler Vücuduna on altı kurşun isabet etmişti… Ölüm haberini gazeteler şöyle veriyordu: “Malcolm meteliksiz öldü!” Bir dava adamına yakışır şekilde…
Ölümünden sonra… Elbette davası yarım kalmadı Örgütün başına Wallace D Muhammed geçti. Diğer İslam cemaatleriyle birleşip güçlendi. Halen etkisini ve ağırlığını korumakta…
Malcolm X, kimine göre lider, kimine göre hain, kimine göre zenci ve kimine göre siyah bir tehlikeydi. Ama herkes çok iyi biliyordu ki o tam bir Müslüman’dı; öyle yaşadı, öyle öldü…

12/5/2009

RONİ MARGULİES VE MALCOLM X'İN MİRASI

Fatih Mutlu'nun  24 Şubat'ta yayımlanan “Lütfen "Shorty", Bir Film Daha!” başlıklı yazısını okuduktan sonra aklıma Roni Margulies'in bu filmin ortaya çıkardığı tartışmalardan hareketle kaleme aldığı Malcolm X yazısı geldi.

 

Önce İstanbullu, devrimci, şair, tercüman Roni Margulies'ten söz edeceğim…5/5/55 doğumlu. Robert Kolej'i bitirdi. Sonra İngiltere'de üniversiteye gitti. Uzun süre orada yaşadı, iktisat doktoru oldu, ama hiç iktisatçılık yapmadı. Daha güzel bir dünya istediği için, üniversite yıllarından beri örgütlü sosyalist. Dünyanın en iyi şairi olmak istiyor, ama bunun için geç kaldığını düşünüyor. Edebiyat, hayat ve siyaset noktasında postmodern kabızlıklardan oldukça uzak…

 

Bugüne kadar Margulies'in, yazdıkları,  radyoda, televizyonda, toplantılarda konuştukları, genellikle İsrail hakkında, Siyonizm hakkında oldu. Bundan dolayı onun İsrail'in siyaseti, Filistinlilere yaptıkları hakkındaki analizleri bu meselelerle ilgilenen hemen  herkesin dikkatini çeker. Çünkü hem Siyonizm hakkında, hem İsrail devletinin somut siyasetleri hakkında en acımasız ve temelli  eleştirilerin pek çoğunda onun imzası vardır. Hatta Hamas'ı kusursuz biçimde savunma görevini çoğu kimseden daha iyi yaptığı bile söylenebilir. Bunun nedeni ise oldukça açık. Çünkü ona göre “mücadele, emperyalizm ile emperyalizme karşı direnenlerin mücadelesi. Dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye çalışanlarla, başka bir dünya, eşitliğin ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünya özleyenlerin mücadelesi.”

 

Roni Margulies'in 1980'li ve 90'lı yıllarda yazılan şiirin genel özelliklerini polemikli bir dille anlatan şiir yazıları yanında Yahudiliğe ve kimlik politikalarına ilişkin denemeleri ve siyaset yazılarını toplayan Şiir Yahudilik Vesaire kitabı Margulies'in dünyaya bakışını ortaya koyan bir eser. Margulies'in kitabında  yer alan  ve polemik bağlamında değerlendirilebilecek bir yazısı var: “Malcolm X'in Paylaşılamayan Mirası” başlıklı yazı bu. Yazı 1993 yılında Sosyalist İşçi'de yayımlanmış ilk olarak.

 

Malcolm X'i “devrimci, Müslüman  ve Siyah Amerikalı” olarak tanımlayan Margulies bu yazısını Fatih Mutlu'nun yazısında değindiği Amerikalı siyah yönetmen Spike Lee'nin Malcolm X'in hayatını ve mücadelesini konu edinen filminin oluşturduğu tartışmalardan hareketle yazmış. Temelde Malcolm X'i dört grubun sahiplendiğini ifade ediyor Margulies: Amerikalı orta sınıf Siyahlar, Amerikanın radikal Siyah Milliyetçileri, şeriatçılar ve sosyalistler. Daha sonra bu grupların Malcolm X'i niçin sahiplendiklerini, sahiplenirken ortaya koydukları çelişkili hallere kendi dünya görüşü çerçevesinde değiniyor. Bu arada önemli ve  ilginç yorumlar da  ortaya yapıyor. Malcolm X'i sahiplenme biçimleri içinde orta sınıf Amerikalı siyahlar dışındaki üç öbeğin  çelişkili de olsa anlamlı bir sahipleniş ortaya koyduklarını düşünüyor.

 

Margulies'in Türkiye'de daha somut olarak tartışma imkanı bulabileceğimiz "Şeriatçılar'ın ve Sosyalistlerin Malcolm X'i sahiplenme biçimleri üzerine söyledikleri üzerinde durmak istiyorum.

 

Margulies Malcolm X'in hayat çizgisinin koyu bir siyah ulusçuluktan Sosyalizme doğru ilerlediğini iddia ediyor özünde. İslam'ın Amerikan toplumunun ezici baskısına ve ırkçılığına karşı  bir başkaldırı unsuru olarak hep görüşlerinin bir unsurunu oluşturduğunu ifade etse de onu Sosyalist olarak görme eğiliminde.

 

Malcolm X'i İslamcı camianın sahiplenmesini eleştiri konusu yaparken şunları söylüyor: “Türkiye'deki şeriatçılar Malcolm X''i İslam şehitleri arasında anarken kimi andıklarının farkında bile değiller. Malcolm X İslam uğrunda ölmedi. Dünyanın en azgın kapitalizminin en çıplak ırkçı uygulamalarına karşı, ezilen kitlelerin özgürlük ve eşitlik taleplerini dile getirirken öldü. Sosyalizme doğru el yordamıyla adımlar atarken ve biraz da bu adımları attığı için öldürüldü”.

 

Kendisiyle yapılan bir konuşmada bu çerçevede yani İslamcıların sosyal meselelerle, haksızlıklarla ilgilenmediğini düşünmenin haksızlık olduğu yönündeki bir soruyu ise şöyle yanıtlamıştı: "İslamcıların sosyal meselelerle, haksızlıklarla ilgilenmediğini düşünmüyorum elbet, olur mu öyle şey? Gerçekten dindar olan bir kişi, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun, mutlaka haksızlıklarla ilgilenecektir. Yoksa dindarlığın ne anlamı kalır ki? Nitekim, Filistin'de Hamas, Lübnan'da Hizbullah gibi örgütler halkın toplumsal taleplerini dile getirdikleri ve haksızlığa karşı direndikleri için başarı kazanıyorlar” dedikten sonra  “Malcolm X'in sadece Müslümanlığını öne çıkaranların yanıldığını anlatmaya çalışmıştım" biçiminde sürdürüyordu konuşmasını.

 

Oysa Margulies şehadet'in sadece  "öl(dürülm)e" durumu olmadığını anlayabilseydi bu kadar aceleci olmazdı yaptığı değerlendirmelerinde diye düşünüyorum. Bilindiği üzere "Şehit" kelimesi ş-h-d köküne dayanır. Kök fikir "tanıklık etme" anlamındaki şahadet'tir. Bir kişinin tanıklık için yemin etmesineşahadet denir. İslam dinine inancı teyit için de yemin edilir ve bu amaçla "Eşhedü enla ilahe illallah..." ("Tanıklık ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur...") diye başlayan kelime-i şehadet getirilir. Buradan böyle bir tanıklığın ya da ikrarın sonuçlarına katlanma, yani bunun uğruna ölme anlamındaki şehadet kavramı doğar. Dolayısıyla Malcolm X'in şehadeti yani tanıklığı sadece öldürülmüş olmasından değil onun öncesinde hakikati araması ve evrensel İslam ailesinin bir ferdi olmayı öncelemesi ile yakından ilişkilidir. Bu mensubiyet Amerikan kapitalizmini ve emperyalizmi yanında her türlü milliyetçiliği de olumsuzlamayı gerektirir. Bunun içindir ki Müslümanlar onu sahiplenirken kimi sahiplendiklerinin bilincindedirler.

 

Müslümanların da başka bir dünya özlemleri vardır çünkü!

 

Asım Öz

Kaynak: www.dunyabizim.com

6/2/2009

Şam Halkının Davos Teşekkürü

Şam halkı, tarihi Hamidiye Çarşısı yakınlarına astıkları "Teşekkürler Erdoğan, Teşekkürler Türkiye" yazılı pankart ile başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'a Davos'taki duruşundan dolayı teşekkür etti.

Resmin tamamını görmek için resmin üzerine tıklayınız...

30/1/2009

Psikiyatrist gözüyle Davos duruşu

Diplomaside öfke ve kibir

Diplomasi tarihinde ender rastlanacak ve unutulmayacak bir olay yaşandı. Eşit konumdaki iki konuşmacıdan birisine 25 diğerine 12 dakika süre verildi. Kısa konuşma süresi verilen ve cevap hakkı engellenen Sayın Erdoğan birinci bölümdeki soğukkanlılığını değiştirdi, ağır ve hüküm içeren bir konuşma yaparak salonu tek etti. Daha sonra Sayın Erdoğan basın toplantısında tepkisini panel moderatörünün âdil davranmaması ile ilgili olduğunu söyleyerek köprüleri atmadığını belli etti. Mamafih Sayın Simon Peres de hemen arayarak özür diledi.

Daily Telegraph gazetesinin başlığı: “Türk lider, İsrail Cumhurbaşkanı ile yaptığı tartışmadan hışımla çıktı.” şeklinde. Ve şu ifadeleri: “İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, ülkesinin son bir ayda Gazze’ye yaptığı saldırıyı hararetle savunmuş ve sesini yükseltip parmağını sallayarak, Erdoğan’a her gece İstanbul’a füze atılsa ne yapacağını sormuştu. Yanıt vermeye çalışan Erdoğan’ın sözü kesildi. O da ‘Konuşmama izin vermediğiniz için bir daha Davos’a geleceğimi sanmıyorum’ diyerek kalktı ve konferans salonundan çıkıp gitti.” konuyu özetliyor.

Sayın Erdoğan’ın tepkisi diplomatik tavır mı, teatral bir heyecan mı, diplomatik kabadayılık mı, diplomatik skandal mı? sorularına cevap vermeye çalışalım.

İki tür diplomasi tanımı vardır. Klasik diplomasi ‘Ülke için yurtseverce yalan söyleme sanatı’ olarak tanımlanırken bilimsel diplomasi tanımlaması ‘Uluslararası alanda ülkeyi temsil, muhatabı ikna etme iş ve sanatı olarak tanımlanır’

Klasik diplomatlara göre bir haksızlık varsa ve söz verilmediyse tepkinin sadece bir açıklama ile olması yeterlidir.

Sonuç aldırıcı bilimsel diplomasi ise krizi fırsata dönüştürecek beden dilinin kullanılmasıdır.’

Bilimsel diplomaside amaç sorunu çözmek ise diplomatik dil ve üslup için “Diplomat gibi hem hikmetli hem nazik, çocuk kadar hem saf hem de ısrarcı olabilmek” amaçlanmalıdır.

Niyet’in bilimsel bir kategori olduğu anlaşıldıktan sonra iletişim teknikleri yeniden yazılmaya başlandı.

Çünkü niyet ‘Non verbal comminication’ olarak tanımlanan iletişim biçiminde beden dili şeklinde ses tonu, konuşmalardaki eşik altı vurgulara, mimik ve jestlere yansıyarak dinleyicilerin beyinlerinde ayna nöronları harekete geçiriyor ve etkileme gücü artıyor.

Beden diline iletişimin %70-80’ini oluşturan duygusal aktarım ayağı da denebilir.

Büyüklerimizin  ‘Samimiyetin dahi kerameti vardır’ telkini bilimsel olarak artık doğrulanıyor.

Eğer diplomatın amacı kendi egosunu tatmin ve mesleki geleceğini düşünmek ise sonuç almak değil alkış almaya öncelik verir, rolünü yapar meslektaşlarından alacağı övgü ile beslenir.

Sayın Erdoğan ne yaptı? Türkiye de televizyonlar konuşmanın tartışma olduktan sonraki bölümlerini verdiler. Sadece bu bölümü izleyenler bütünü görmedikleri için asabi ve fevri bir tavır olarak yorumladılar.

Ben ilk izlediğimde antisemitizm’in verdiği bir duyarlılık mı, haklıyken haksız duruma düşecek orantısız bir tepki mi verildi, diye düşündüm.

Sayın Peres’in kibirli, başöğretmen edası ile parmağını sallayarak 25 dakika konuşması ve yer yer bağırarak konuşması dikkat çekiciydi. Moderatörün Sayın Erdoğan’a el müdahalesi ile engelleme yapması,12 dakika süre ile kısıtlanmasını izlemeden hüküm vermek önyargı işareti ve ‘İsrail Muhibler Cemiyeti’ tavrı ile mümkündür.

Yahudilerin kendilerini üstün ırk olarak gördükleri biliniyor. Yahudi narsisizmi Tevrat’a da girmiştir. Narsisizmin temel özelliği empati yapamaması ve haklılığı kendilerine yönelik değerlendirmesidir.

Narsisistik büyüklenme içinde olan bir kişiyle iletişim kurmak isteyenlerin zaman zaman ilişki sınırlarını hatırlatması gerekir.

Büyüklenmeci kişi hep ayrıcalık beklentisi içindedir ve sıradan olmaktan çok korktukları için çok çalışıp başarılı da olurlar sırf övgü almak için bunu yaparlar.

Yahudi ırkının büyüklenme hastalığına karşı onlarla ilişkide amaç onlara değişmeyi öğretmek olmalıdır. Bu zor bir yoldur.

İki şeyi kabul ettirmekle ‘politik kibirli’ ile mücadele edilebliir.

Birincisi değer verdiği şeyin kaybının çok yakın olduğunu hissettirmek, ikincisi de ciddi olduğunuza onları inandırmaktır.

Kibirlilerin çoğu zora girmeyi sevmezler tek kutsalları kendi çıkarlarıdır, onlardan adil olmayı beklemek saflık olur. İlişki kurarken kendi sınırlarını net çizenler kazanırlar.

İsrail ve Dünya Yahudileri İkinci dünya savaşında ciddi biçimde mazlum oldular, ta bugüne kadar mazlum olma konusundaki potansiyellerini inanılmaz bir şekilde kullandılar.

29 Ocak 2009 Davos dünyanın İsrail propagandasını fark etmesini sağlayacak bir kırılma yaşattı. Dünya Yahudilerine her istediklerinin kendi menfaatlerine olmadığını anlatmak ve dünyanın geri kalanları ile adil bir ilişki kurmaları zaruretini öğretmek için iyi bir fırsat yaşıyoruz.

Sayın Erdoğan’ın son konuşmayı yaparken bacak bacak üstüne atması, mütevaziliği terk etmesi, kararlı ve tutarlı konuşması yerinde idi. Eğer salonu terketmeseydi  büyük bir hata yapabilirdi.

İçinde öneri olan kontrollü, haklı ve mantıklı gerekçelere dayalı öfkeli tavır içtenlik içeriyorsa ancak bilimsel olarak ikna edici ve ciddiyeti çağrıştırıcı etkisi ortaya çıkar.

Sayın Erdoğan’ın tavrı diplomasi’de olgu olarak değerlendirilecek sonuçlar çıkaracak niteliktedir. Mazlumların onurunu koruyan bu tavır son çare olarak ve yerinde kullanılırsa etkili olmaya devam eder.

İletişim psikolojisi açısından eleştirilebilecek tek yönü ‘Ben dili yerine sen dili’ kullanmasıdır.

Ben bu duruştan İsrail içindeki barış isteyenlerin elinin de güçlendiğini düşünüyorum.

’Dünyanın desteğini kaybediyoruz, yalnızlaşacağız, değer verdiğimiz şeyleri kaybedeceğiz’ diyen barışcıl ve laik İsrail toplumu özeleştiri yapabilirse Ortadoğu ve dünya barışı için ümitlenebiliriz.

Sayın Erdoğan’ın içinde öneri olan bu öfkesi ancak alkışlanabilir.

NEVZAT TARHAN - HABER 7