« Önceki |

13/11/2009

Filistin Konuşmuyor

International Heral Tribune gazetesi çizeri Chapatte haftanın en iyi karikatürüne izma atan isim oldu. Chappatte, İsrail ve Filistin arasındaki barış görüşmelerindeki durumu böyle yorumladı.

Karikatürde, İsrail Başbakanı Benyamin Netenyahu, masadan kalkmış görünen Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas'ı göstererek dünyaya, "Gördünüz değil mi konuşmak istemiyorlar" diye sesleniyor.

Kaynak: www.haber7.com

28/10/2009

"Küresel Bunalım"da "zenci başkan" uyarısı

Malum tarihi bilmeyenimiz yoktur herhalde. Tarih 11 Eylül 2001.
New York'ta ikiz kuleler havaya uçuruldu. "İkiz Kuleler" uçurulduğunda ben Bodrum Turgutreis'te Lapikant Otel'de tatilimin ikinci gününü yaşıyordum ve orada bulunan İngiliz ve İrlandalıların nasıl otellere kapandığına ve korkularına şahit olmuştum. 11 Eylül sonrasında yüzlerce komplo teorisi üretildi. Herkes bildiğini, düşündüğünü ve tasarladığı fikirlerini yansıttı.
Prof. Ahmet Davutoğlu, 2001'in son üç ayında Ekim-Kasım ve Aralık aylarında Türkiye'nin önde gelen TV kanallarında bir dizi konuşmalar yaptı. 

STV' de Etyen Mahçupyan-Ali Bulaç ikilisi ile "Küresel Bunalım , "Batı ve ABD", "Küresel Bunalım ve İslam Dünyası", Küresel Bunalım ve Türkiye"; TV8'de Gül Selçuk'la "Özgürlük Arayışı ve Küreselleşme"; CNN Türk'te Gürkan Zengin'le "Medeniyetler Buluşması ve Türkiye'nin Rolü"; Altınoluk Dergisi'nde "Küreselleşme Bir Yapı ve Form Değişimidir", "Bunalımlar Yeni Açılımlara Dönüşebilir"; Revizyon'da Firdevs Çakmak'a "Doğu-Batı: Bir Medeniyet Muhasebesi" ve Tezkire'de Ahmet Demirhan'a "11 Eylül ve Yeni Düzen Arayışlarının Felsefi Açmazları" röportaj ve söyleşisinde bulunmuştu.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu o dönemde Beykent Üniversitesi'nde üniversite yönetim kurulu üyeliği, senato üyeliği ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanlığı; Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ile Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademilerinde misafir öğretim üyeliği yapmaktadır. 2001 yılında Küre Yayınları'ndan çıkan "Stratejik Derinlik" isimli kitabını tamamlamış ve küresel bunalıma ilişkin çalışmalarda bulunmaktadır. Bir kısım konuşma, röportaj ve söyleşilerini sonradan "Küresel Bunalım" adlı küçük bir kitapta (Küre Yayınları, 2002) toplayan bu konuşmalarda Prof. Dr. Davutoğlu ABD'nin yakın geleceğini 54 ve 5. sayfada şöyle çiziyor ve aktarıyordu:

"ABD kendi evinde büyük bir yara aldı; onuru kırıldı. Gücünü bir şekilde göstermesi lazım. Bu muhtemelen Asya veya Afrika'da bir ülkeye yönelik harekât şeklinde olacaktır. Diğer büyük güçler de ABD'nin rehabilitasyonu maksadıyla bu harekâta destek vereceklerdir. Harekâttan doğrudan zarar görmeyen bölgesel güçler de ABD'nin yanında yer alacak, onu teselli etmiş olacaklardır. Böyle olunca, ABD tüm harekâtı BM ve NATO üzerinden gerçekleştirecek, dolayısıyla ciddi bir hukukî meşruiyet sorunu yaşamayacaktır. (Afganistan İşgali aynen böyle olmadı mı?) Bu harekâttaki başarısı ve diğer güçlerin desteği Amerikan yönetimini şımartacak, elde edilen "zafer" onları tatmin etmeyecektir. İkinci aşamada gözlerini daha büyük bir hedefe dikecek ve yeni bir harekât düzenleyeceklerdir. Fakat bu sefer bütün büyük güçler geri çekilecek, ABD'nin daha fazla güç ve itibar kazanmasını istemeyeceklerdir. Ne Rusya destek verecektir ne de AB veya Çin. Bölgesel güçler de kendi milli hesaplarını daha titiz yapmaya başlayacaklardır. Böyle olunca ABD, BM gibi uluslararası organizasyonları eskisi gibi kendi amacına yönelik kullanamayacaktır. Bu durumda Amerikan yönetimi öfkelenecek ve harekâta tek başına girişecektir. (Irak İşgali de bu şekilde yapıldı diyebiliriz) Tek başına hareket ABD'yi yalnızlaştıracak; BM ve diğer platformlarda sert bir biçimde eleştirilecektir. Dünya medya ve kamuoyu da Amerika aleyhine dönecek, tarihte hiç görülmeyen bir şiddette anti-Amerikancılık bütün dünyaya yayılacaktır. Önce bu durumu umursamayan Amerikan eliti, iradesine karşı çıkan herkesi küçümsemeye ve dışlamaya başlayacaktır. Fakat zamanla durumun vahametini kavrayacak ve muhayyeli değil mümkünü aramaya başlayacaktır. Bu şekilde başlayacak olan üçüncü aşamada Amerikan eliti kendini sorgulayacak ve dışlamanın sürdürülebilir, akılcı bir yol olmadığını kabul edecektir. Bu sefer kendini dünyaya kabul ettirmenin daha ince yollarını arayacak, dışlama yerine gerçek insani içerim peşinde koşacaktır. Bu dönemde ABD'ye zenci bir başkan gereklidir!" 

Tespitin tarihi 2001. Yani daha Bush, görevde. Ne kadar şaşırtıcı değil mi?

Fazla söze ne gerek, Kitabın tamamı son derece önemli detaylar içermekte.
Ben okudum ve bitirdim. Tavsiyemiz "almanız", "okumanız" ve "değerlendirmeniz"den yana.


29/9/2009

İSTANBUL Not Constantinople

albüm kapagı
albüm kapagı

Istanbul Not Constantinople -They Might Be Giants

Bu şarkı türk-yunan istanbul constantinople muhabbetinin sonunu hazırlayan şarkılardandır çünkü şarkı istanbul'un artık olduğunu constantinople'in kalmadığını herkese ögreten şarkıdır.



ilk olarak The Four Lads adlı müzik gurubu tarafından 1953`te seslendirilmiştir.They Might Be Giants adlı müzik grubu şarkının cover versiyonlarını yaratanlar arasındadır.


işte bu cover şarkıyı amerika'da fazlasıyla ünlü yapmıştır.

MP3'Ü DİNLE

Benim sevdiğim version işte =)

not: 
Amerika'da bu şarkı o kadar çok ünlü olmuştur ki bir amerikan ve yunan istanbul constantinople Muhabbeti olursa Amerikalı bu şarkıyı hatırlatır buda yunanların kabusu olan bir şarkıdır =)

15/9/2009

Güzel bir öncü: Esad Coşan!

Güzellikleri fark etmek kolay mı?

Şehrin en güzel camilerinden biridir Süleymaniye. Manzarasıyla, kedileriyle, hikayeleriyle, semtiyle, mimarıyla, sultanıyla… İstanbul Üniversitesi öğrencilerine tahsis edilmiş gibidir çoğu zaman. Ön kapıdan çıktıysanız Beyazıt’a, arka kapıdan çıktıysanız Süleymaniye’ye düşer yolunuz.  
 
Bu kadar sık uğranılan yeri namaz kılıp terk etmek olmaz. Sağını solunu, bahçesini, haziresini merak eder insan. İşte bu merak çeker sizi. Aşınmış mermere basar, küçücük kapıdan geçersiniz. Sağlı sollu mezarlar karşılar sizi. Süleymaniye’de yatmak fikri garip gelir birden. Kimlerdir acaba dersiniz. Kimler olduğu mezar taşında muhakkak yazıyordur ama okuyamazsınız. Bir küfür göndermek harf devrimine? Yok yok. Sırası değil. Belki daha sonra… Sizden, babanızdan, dedenizden yaşlı taşlara basarak ilerlersiniz o dar yolda. Sağınızda genişçe bir alan görünür sonra. Ve Sultan Süleyman’ın türbesi. Ayakkabınızı tekrar çıkarmaya üşenmezseniz ziyaret edebilirsiniz onu. Kapalı olabilir, sinirlenmeye gerek yok. Harf devrimine küfür edeceksiniz ya hani bir ara, o zaman bunu da eklersiniz yanına. Şimdi olmaz. 


 
Süleymaniye'nin güzel kabirleri

Kanuni’yi sağınıza alıp ilerlediğinizde yine sağınızda küçük bir yol daha belirir. Birkaç adımda o yolu bitirir, asıl güzellere kavuşursunuz. Sessiz sakin birileri karşılar sizi. Muhammed Zahid Kotku ve hemen yanında Halil Necati Coşan. Yeterince güzel vardır orada. Ama sanki bir de eksik vardır. Kalbinizin bir parçası başka yerde atmaktadır. Dünyalar güzeli bir adam daha buralarda olmalıdır. Onun hakkıdır bu hazire. Ama birilerinin kaprisine kurban gitmiştir. Birilerinden onay çıkmamıştır. Buralarda değildir işte. Henüz küfür etmiyoruz unutmayın! Biraz sakinleşir, biraz kendinizi dinlerseniz,  peşine düşerseniz kalbinizin o parçasını Eyüp’te bulursunuz. Mahmud Esad Coşan, 2001 yılından beri oradadır. 
 
EMahmud Esad Coşansad Coşan, bir ömre sığdırılabilecek ne varsa hepsini sığdırmayı başarmış nadir insanlardandır. Akademik çalışmalar yapıp profesör ünvanını almış, birkaç tane dile tam anlamıyla hakim olmayı başarmış, -bunu yaparken anadiline en ufak bir zeval getirmemiş- bunun önemini "Batı dillerinden en az birini, kendi kültürümüzün temeli olan Arapça'yı, Farsça'yı, Osmanlıca'yı iyi öğrenmeye girişmeliyiz." sözleriyle dile getirmiş, yıllarca hadis sohbetleri yapmış, dergiler çıkarmış, dergilerde yazılarını yayınlamış, aile eğitim seminerleri, genç seminerleri şeklinde her kesime yönelik seminerler düzenlemiş, nezaketi üzerine harika bir şekilde oturtmuştur. "Kültürel meselelerle ciddi olarak ilgilenin." diye bir öğütte bulunmuş ve bunu sözde bırakmayıp kendi yaşayışıyla göstermiştir. sosyal faaliyetlerin önemine sık sık vurgu yapmış, ticaretin bile sosyal alana hizmet etmesi gerektiğini savunmuştur. 

 

Her alanda!

Esad Coşan ve çevresindekilerin el atmadıkları alan yok gibidir. Sağlık, eğitim, basın yayın… Hakyol Vakfı, Seha Neşriyat, Vefa Yayıncılık, İslam dergisi, Kadın ve Aile, Gül Çocuk, İlim ve Sanat, Teklif (Hukuk dergisi), Panzehir (Sağlık dergisi), Sağduyu gazetesi,AKRA...  Akla gelebilecek bir çok alanda faaliyet göstermişlerdir.

Bunları yaparken de cemaat taassubuna girmeden, Müslümanların Türkiye'de ve dünyada nitelikli kimi varsa onlardan da istifade ederek yapmaya gayret etmişlerdir işlerini. Hatta bu anlamda ilk oldukları bile söylenebilir.   

Buralarda yapılacak her şeyi yapan Esad Coşan, Avustralya’ya gider. Ömrünün geri kalanını  da orada geçirir. Orada da boş duramaz, sürekli koşuşturur. Yine bir koşuşturmaca esnasında, bir cami açılışına giderken, trafik kazasında hayatını kaybeder. O da 63 yaşında ölen güzellerden olmuştur. Bu kaza sevenlerini büyük hüzne boğmuştur.   

 

Mahmud Esad CoşanAyrıcalıklı  olamazmış!

Cenaze Türkiye'ye getirilir. Süleymaniye’ye, olması gereken yere, yıllarca peşinden koştuğu, ayak izlerine basarak ilerlediği ve aynı zamanda kayın pederi olan zâtın yanına gömülmesi için Bakanlar Kurulu kararı gerekmektedir. Karar çıkarılır. Ancak “Hiçbir kişiye, sınıfa veya zümreye ayrıcalık tanınamaz.” gibi bir gerekçeyle cumhurbaşkanı bu kararı onaylamaz. Bu ikinci darbe, sevenlerinin hüznünü katlasa da cevap, cami avlusunda verilir. Fatih Camisi’nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp’e yürüyen insanlar, o caddenin belki de şu güne dek görmediği kadar büyük bir kalabalık oluştururlar. O gün oradaki kalabalık, Esad Coşan’ın ne kadar “ayrıcalıklı” olduğunu göstermiştir. 


 
Nazik ve tatlı!

Video paylaşım sitelerine göz atarsanız, Esad Coşan için aklınızda oluşacak ilk şey, inanılmaz nazik ve tatlı oluşu olacaktır. Kendi devrinde tabiri caizse asan kesen hocalardan geçilmezken o tam aksi yolu tercih etmiştir. Huzur veren, sakin bir ses tonuyla anlatacaklarınız anlatır. Sesinin yükseldiğine kolay kolay rastlayamazsınız. Ben izlediğim bir çok kayıtta yalnızca bir kere denk geldim. İnsanların manevi konulara olan ilgisizliğinden yakınıyordu. Yani sesini yükseltmekte haklıydı! Genel olarak ise hep sükunetini korumuştur. Ara ara yaptığı esprileriyle ve daha sık olarak anlattığı kısa hikayeleriyle sohbetine renk katmayı ve dinleyenleri diri tutmayı başarmıştır. Bir çok konuşmasında dikkatli dinlendiğinde fondaki çocuk sesleri yakalanabilir. Çocukların korkutularak değil, özgür bırakılarak eğitilebileceğini kabul etmiş ve bu yüzden onları baş tacı etmeyi tercih etmiştir. 

İbadetlerimden tad alamıyorum diye yakınan birine, "Tad almak için ibadet etmiyorsun. Borcun olduğu için ediyorsun. Eğer tad istiyorsan ileride tatlıcı var. Hem sahibini de tanırız, cemaatimizdendir. Git orada bir şeyler ye." diyebilir ve bunu derken kızmaz, sinirlenmez, tam aksine nükte yaptığını hissettiren bir tavrı vardır. 

Sade Hayat Derneği'nden haberdarsınızdır. Esad Coşan da sade bir hayattan yanadır. Bunu "Evlerimizde sadece akla uyan, işe yarayan lüzumlu, faydalı eşya bulunsun." diyerek dile getirmiş, lükse, şatafata, aşırılığa her zaman karşı çıkmıştır.


 
Mahmud Esad Coşan"Nesi yanlış yahu"

Esad Coşan hiçbir zaman çevresindekilerden üstün biri değildir. Herkes gibidir. Herkesin oturduğu sofraya oturur, herkesle birlikte yemeğini yer, herkesi dikkatle dinler, fakat herkesten farklı olarak salıncağa biner! Bu farklılığı ise fark olmanın aksine herkes gibi olmanın, kasılmamanın, böbürlenmemenin işaretidir. "Mutlaka sizin dışınızdaki insanların güzel taraflarını görmeyi öğreneceksiniz. Kusurlu olarak kendinizi göreceksiniz." sözü, sanırım alçakgönüllülüğünü ve daha birçok vasfını anlatmaya yeter. 
 
Esad Coşan'ı seviyoruz ve rahmetle anıyoruz. Tasavvuf, tarikat kavramlarına uzak duran insanların, bir insanı bu kadar sevmenin, birine bağlanmanın doğru olmadığı şeklindeki itirazlarına ise bizzat onun dilinden cevap veriyoruz. "Bir insanın bir diğerini sevmesinin neresi yanlış yahu!"

 

Merve Akbayır yazdı 

 

Foto Galeri İçin: http://www.dunyabizim.com/gallery.php?id=65

Merhum Esad Coçan'ın sohbetinden tadımlık: http://www.dunyabizim.com/video.php?id=35

20/7/2009

Atatürk'ün tepesini attıran öneri

AYM, Recep Peker’in hayali olan Cumhuriyet Konseyi

Mehmet Recep Peker, Cumhuriyet’in tipik asker-bürokrat kurucu isimlerinden biri. 61 yıllık hayatı süresince Cumhuriyet’e şekil veren isimlerden biri oldu.

Aslında Recep Peker’i tanımak için, birkaç cümle ile hayat hikâyesine bakmakta fayda var. 1889’da doğan Peker, Harbiye ve ardından Harp Akademisi’ni bitirdi. Libya’da, ardından patlak veren Balkan Savaşları’nda ve eskilerin Harb-i Umumi dedikleri Birinci Dünya Savaşı’nda bulundu.

kullan
Cumhuriyet Halk Fırkası Genel SekreteriMehmet Recep Peker
İkinci Meclis seçiminin ardından 1924’te kurulan Fethi Okyar kabinesinde Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) oldu. Okyar’ın Şeyh Sait ayaklanmasına karşı yumuşak davrandığı gerekçesiyle protesto için istifa etti.

 

Hayatında hep sertlikten yana bir çizgisi oldu.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın dört defa genel sekreterliği görevini üstlendi. Kuruluştan itibaren etkili oldu ise de ülkeye damgasını vurduğu tarih 1930’lu yıllar oldu. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü’den sonra “üçüncü adam” idi.

Daha sonraki yıllarda ise farklı şekillerde kurulan hükümetlerde görev aldı.

Partiyi 1935 kurultayına hazırlayan Başvekil İsmet İnönü, parti sekreteri Recep Peker’i iktidardaki partilerin tüzüklerini araştırmak için faşist İtalya ve Hitler Almanyası’na gönderdi.

Bu kurultay, hastalığı artık belirginleşmeye başlayan Mustafa Kemal Atatürk sonrası hazırlık oluşturması bakımından İsmet İnönü için hayati öneme sahipti.

İnönü ve Peker için 4. Kurultay, aynı zamanda CHP içindeki “Kadro” tabir edilen sol hareketi ve liberal kanadı tasfiye etme açısından bir tasfiye operasyonu olacaktı.

Recep Peker, rejimin en etkili organı olarak görülen ve kısaca“Genbaşkur” olarak adlandırılan CHP Genel Başkanlık Kurulu’nda“Atatürk adına” kararlar alabilen ve açıklamalar yapabilen birisi idi. Parlamentoya gidecek milletvekili adaylarının tek belirleyici heyetinde idi. Dahası, tek parti rejiminin ideologu olarak bilindi.

Faşist ve Nazi partilerinin tüzüklerini inceleyen Recep Peker, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın, Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüştüğü meşhur 1935 kurultayı için yeni parti tüzüğü hazırladı.

İnönü’nün hazırladığı yeni tüzük, onay için "Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanlığı" görevini resmen üzerinde bulunduran Atatürk’ün onayına sunulmak üzere Çankaya Köşkü’ne gönderildi.

Bugünkü karşılığı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunan Katib-i Umumi Hasan Rıza Bey (Soyak) hatıratında, Atatürk'ün böyle bir değişikliğin kendisinin onayına sunulmasına hem kızdığını, hem bozulduğunu anlatır.

Hasta Atatürk’ün bu tüzük değişikliğini imzalayacağını düşünen İnönü ve Peker’in hayalleri Çankaya’nın tavrı ile yıkılır. 
Dosyayı, akşamdan incelemesi için teslim eden Hasan Rıza Bey, sabah geldiğinde sırtında bornozu Atatürk’ün dosyayı incelediğini görür. 

Atatürk, “Zorbalar” diyor ve ekliyor: 
“İnanılmaz şey. Ben memleketi hala bir tek parti ile idare etmekte olduğum için utanıyorum. Ama bazı arkadaşlarımız bu hali devamlı kılmak istiyor.”

Atatürk’ü çileden çıkaran şey, Nazi ve Faşist partilerin tüzüğünde olan yeni bir kuruluşun ihdası idi. "Yüksek Faşist Konsey" benzeri Büyük Millet Meclisi’nin üzerinde görev yapacak Yüksek Cumhuriyet Konseyi kurulmasına şiddetle karşı çıktı.

Atatürk, Hasan Rıza Bey’e sorar:

- İsmet bunu görerek mi imzalamış?

Atilla İlhan, 22 Mart 2003’te verdiği bir röportajda İnönü-Peker ikilisinin girişimini değerlendirirken şöyle diyor:

- Yani, Meclis onların işine gelmeyen bir karar alırsa, o konsey bunu reddedebiliyor. Yani Cumhuriyet fikri, halk hakimiyeti hepsi gümbürtüye gidiyor… Tüzüğün bir kısmını Gazi, Kurultayda değiştirse de tamamı değişmemiştir. Dolayısıyla CHP tüzüğü Nazi ve Faşist tüzüktür. Hiçbir şey de değişmemiştir. Almanya'da da İtalya'da da devletle parti birdir. Bizde de öyleydi.

İnönü ve Peker, Yüksek Cumhuriyet Konseyi projelerini hayata geçiremediler. Ama parti-devlet fikrini rejime dahil etme yolunda önemli bir mesafe aldılar. Nitekim Peker, “Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir” ilanını bu kongrede yaptı.

Bu kongreden sonra Recep Peker, Kemalizm’in sol çizgide ilerlemesini sağlamaya çalışan “Kadro hareketi”ni ve liberal açılımları savunan öteki kanadı büyük ölçüde tasfiye sürecini başlatır.

Peker, Ülkü dergisi etrafında oluşturmaya çalıştığı Kemalizm ideolojisini topluma benimsetmenin yolunu burada açtı. Topluma Atatürk’ün Nutuk’unu"Türk’ün mukaddes kitabı", Halkevleri ve Çankaya’yı da "mabedine"dönüştürmeye çalıştı. Peker’e göre halkın damarlarında dolaşan “kirli kan” bu mabetlerde temizlenecekti.

Her ne ise… O tarafı ayrı bir konu…

İnönü, Recep Peker aracılığı ile 1935’te hayata geçiremediği fikrini 1960 ihtilali sonrasında başardı. Adına “Yüksek Cumhuriyet Konseyi”diyemedi Anayasa Mahkemesi dedi.

Ünal Tanık - Haber 7

20/7/2009

Bir Başka Açıdan Başörtüsü Meselesi

MAKSAT sahiden anlamaya çalışmaksa öncelikle, yirmi yıl önce bu çabaya girişmiş biri olarak şunu hatırlatmak isterim: Başörtüsü takıp saha araştırmaları yaparak, başörtülü kadınları veya başörtüsü meselesini anlamak konusunda fazla bir yol alınamaz.

Yok, hayır... İşi "başörtüsü mistiği"ne katkıda bulunmaya veya "onları kimse anlayamaz"mecrasına sokmaya çalışmıyorum... Sadece haksızlık yapmamaya çalışıyorum. 

Şu kamusal alan meselesine, yani "Bu düzen başörtülülere hálá ’bara gidemezsiniz demiyor, okula giremezsiniz diyor" faslına da giremeyeceğim. Zira o da ayrı bir yılan hikáyesi. 

"Başörtülü kadın bir kadın olarak neler hisseder, áşık olur mu?" gibi cevap bulması daha da çetrefil, dahası sorulması gerekli mi olduğu da tartışmalı mevzulara dalmaya da hiç niyetim yok.

BUGÜNE BAŞÖRTÜLÜ GELMEK

Sadece basit bir şeyi, "bugün başörtüsü takmak" ile "bugüne başörtülü gelmek" arasında bile çok zalimce bir fark olduğunu hatırlatmak istiyorum. 

Bugüne başörtülü gelmenin hafıza kayıtlarında okul kapısından çevrilmek var. Mesela tıp doktoru olunsa da, okuma yazma bilmez muamelesi görmek var. Açıkça olmadığı zaman hissedilir biçimde burun kıvrılmış olmak var. Birçok ortamda istenmeyen misafir olarak kalmak var.

En bilinen ifadesiyle buna, "öz yurdunda garip, öz vatanında parya" gibi hissetmek diyebiliriz. 

Bu "hafıza kaydı"nın varlığı, insanı bazen güvensiz, ürkek; bazen öfkeli, bazen (yeni edinilmiş iktidar şımarıklığı ile) neredeyse saldırgan kılabilir. 

Ama her durumda, aklına esip başörtüsü takmış birinden çok ama çok farklı kılar. En azından bunu aklımızın bir kenarında tutup, ne söyleyeceksek ona göre söyleyelim. 

Dediğim gibi, tüm bunları artık bir "mistik" halini alan "başörtüsü zulmü"edebiyatına katkı olarak söylemiyorum. Dahası bu mistiğin de artık uzun uzun konuşulması, mevcut kalıplarının dışında tartışılması gerektiğini düşünüyorum. 

BİR MARAZİ HAL

Kalkış noktası son derece anlaşılır ve haklı olan bu "mistik", hem siyasi hem toplumsal anlamda birçok marazi sonuç yarattı. 

Bu zulüm, kurbanlar verdiği gibi, iktidarlara da yol verdi. Muazzam hak gaspları doğurduğu gibi, hak edilmemiş kariyerler de üretti. Birçoklarının hayatını karartırken, bazılarına "Yürü ya kulum!" yolu döşedi. 

Yine de tüm bunlar, bir büyük "karanlık devri" unutmuş gözükmek, bir büyük haksızlığı görmezden gelmek, yaşanmış birçok sıkıntıyı hafife almak için geçerli mazeret, bir pişkinlik gerekçesi olmamalı. 

Sonuçta diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye’nin geldiği yer, bir marazi halden diğerine geçiş oldu. Halihazırda sivil iktidar sahiplerinin çoğunun, (kendisinin değil) ’eşi’nin başörtülü olduğu ama başörtüsü ile üniversiteye girilemeyen bir tuhaf ülkede yaşıyoruz.

Nuray Mert - Hürriyet 

16/7/2009

İşte Türkiye'nin en acı gerçeği

Arman türbanla Reina'ya girmek istedi ama Türkiye'deki başörtülülerin başka dertleri var. İşte onların söyledikleri;
Başörtülü kızların meselesi Reina'ya girememek değil, hakları olan üniversiteye girememek. Meselenin insani ve toplumsal boyutunu anlamak istiyorsanız Ayşe Arman'ın başörtü ile çektirdiği fotoğraflara değil, bu fotoğrafa iyi bakın:

ÖSS sınavında üstün bir başarı gösteren Konya Selçuk Anadolu İmam Hatip Lisesi Türkiye 9'uncusu ve Türkiye 22'ncisi çıkardı. Okul öğrencilerinden Şerife Ümmihani Horasan ÖSS S-1 de 394,804 puan alarak Türkiye 9'uncusu Konya 1'incisi olurken, Süheyla Kıvrak isimli öğrenci de ÖSS Sözel-1 dalında 390 puanla Türkiye 22'ncisioldu.

2009 ÖSS'de İlk 1000'de 13 öğrencisi olan, İlk 20.000'de 127 öğrencisi bulunan Selçuklu Anadolu imam Hatip Lisesi, başarıları ile göz dolduruyor. Okuldan ÖSS'ye giren 230 öğrenciden 229'u başarılı olmuş. Okulun ÖSS'deki başarı ortalaması yüzde 99,6.

Selçuklu Anadolu imam Hatip Lisesi'ne 2005 yılında yüksek bir puanla yerleşen Şerife Ümmühani Horasan esnaf bir babanın 5 çocuğundan birisi. 120 sorudan saedece 6 soru yapamayan Şerife, katsayı olmasaydı Tıp okumak istiyordu. Okulunda almış olduğu eğitim ve disiplinli çalışmanın kendisini bu noktaya getirdiğini şu andaSelçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne gitmek istediğini belirten Horosan, Konya'nın en başarılı öğrencisi olmanın gururunu yaşıyor.Katsayı engeli olmasaydı belki daha farklı alanları düşünebileceğini fakat aynı neti yapan ve normal lisede okuyan bir öğrenciden yaklaşık 45-50 puan eksik puan almasının başka bir bölümü düşünmesini bile engellediğini ifade eden Şerife Ümmihani Horasan, imam Hatip Lisesini tercih ettiği için hiç pişman olmadığını kaydetti. Horasan, bu sene SBS'ye girip 8. sınıftan mezun olan kardeşlerine de bu okulu hiç çekinmeden tavsiye ettiğini ifade etti.Türkiye 9'uncusu öğrencinin yetkililerden tek dileği ise katsayı probleminin bir an önce çözülerek kendilerinden sonraki nesillerin mağdur edilmemesi.

8/6/2009

Erbakan ve İlk Yerli Otomobil

Yonetmen Tolga Ornek, 1961 yilinda donemin cumhurbaskani Cemal Gursel'in talimatiyla yapilan ve Devrim diye adlandirilan ilk yerli otomobilin hikâyesini beyazperdeye aktarmis. Filmde, yerli otomobil davasinin oncusu olarak bilinen Necmettin Erbakan'dan hic soz edilmiyormus. Yapimci sirket “Tarihi kayitlarda Erbakan'in adina rastlayamadik” diye aciklama yapmis. Bunun uzerine Erbakan Hoca “Bunlar ya cok cahil ya da gercekleri goremeyecek kadar kor” demis...

Devam eden tartismaya benim de bir katkim olsun. Bundan 10 yil kadar once Devrim otomobili ve genel olarak yerli otomobil davasi ile ilgili genis kapsamli bir arastirma yapmistim. Meclis Kutuphanesi'ndeki 'kazi calismalarimda' rastladigim Dusunen Adam dergisinin 24 Mart 1961 tarihli sayisinin kapaginda Necmettin Erbakan ve “yerli otomobil davasi” vardi. Devrim'in imali icin verilen cumhurbaskanligi talimatindan uc ay once kaleme alinan ilgili yazida soyle
deniliyordu: “Gumus Motor fabrikasinin genc ve muvaffak Umum Muduru Docent Necmeddin Erbakan basin toplantisi ustune basin toplantisi yapiyor, konferans ustune konferans yapiyordu. Mumkundu: Turkiye'de kisa zamanda otomobil yapilabilirdi. Once buna inanmak lazimdi. Necmeddin Erbakan Istanbul'un bos ve genis bir arazi parcasi uzerinde Gumus Motor fabrikasini kurmaga niyet ettigi zaman da her kafadan bir ses cikmisti. 'Olamaz, Turkiye'de motor degil, civi bile yapilamaz' denilmisti. Erbakan, 'yapilir' demis ve yapmisti. Bir kac sene icinde yukselen fabrika, Bati memleketleri imalati ayarinda dizel motorlari, seri halinde dizel motorlari imal etmege baslamisti. Disaridan getirilmesi mesele haline gelen ve cok pahaliya mal olan en ince makine parcalari artik piyasaya Turk mali olarak piril piril suruluyordu.... Bu basari bir baslangicti. Arkasindan Turkiye'yi oldugu yerde kimildatacak, silkinip kalkindiracak 'Sanayi Birligi' tesebbusu ve yerli otomobil imali fikri buyuyordu.”

Donemin daha pek cok dergi ve gazetesinde Erbakan Hoca'nin bu konudaki oncu gayretlerine iliskin haber ve yorumlar bulmak mumkun. Yerli otomobil fikrini gelistirip Turkiye'nin gundemine tasiyan kisinin Necmettin Erbakan oldugu kesin. Bu fikri Cankaya Kosku'ndeki bir 'brifing'de Cumhurbaskani Cemal Gursel'e kabul ettiren ve dolayisiyla Devrim otomobilinin yapilmasina vesile olan da odur. Ne var ki Erbakan, Devrim otomobilinin yapim surecinden -bir rivayete gore Ulastirma Bakani Orhan Mersinli'nin ideolojik rezervi nedeniyle- uzak tutulmustur. Zaten Erbakan'in da surece itirazi vardi.
Cumhurbaskani Gursel ilk yerli otomobil numunelerinin imali icin Haziran ayinda talimat vermis ve bu isin 29 Ekim Cumhuriyet Bayrami torenlerine kadar bitirilmesini istemisti. Erbakan'a gore bu vazifenin uc-dort ayda bihakkin yerine getirilmesi mumkun degildi. Birkac “maket” uretilebilirdi tabii; fakat asil mesele olan seri uretime elverisli dort basi mamur bir yerli otomobilin yapilabilmesi icin daha fazla zamana -ve bu vazifenin tevdi edildigi Devlet Demiryollari kadrolarinin sahip olmadigi bir “otomobil ihtisasina”na- ihtiyaç vardi.

Iki adet Devrim'in Ankara'daki Cumhuriyet Bayrami torenlerinde gorucuye cikmasindan iki gun sonrasina ait bir gazete haberi: “Ilk Turk otomobilinin, Devlet Baskani Cemal Gursel'in arzusuna uyularak kuvveden fiile cikmasi, bu imalata taraftar ve muhalif olan iki zumre arasinda genis akisler husule getirmistir. / Gursel'in 'Bir asagilik duygusu ile bizde otomobil yapilamaz diyenler utansin' sozunden utanmasi icabedenler Turk otomobilinin imalatini kendi menfaatlerini dusunerek baltalamak isteyenlerdir.... Devrim adi verilen otomobilin seri olarak imalinin mumkun olup olamayacagi hakkinda dun Teknik Universitesi Motorler kursusu Docenti Necmettin Erbakan'in malumatina muracaat ettik. / Devlet Baskani Gursel'in yakindan tanidigi ve Turk otomobilini gerceklestirecek calismalari sebebi ile kendisine genis itimat besledigi hatta bu vazifeyi bir devlet bakanligi payesinde yurutmesini arzu ettigi Erbakan sunlari soyledi: / “Eskisehir Cer Atolyesinin uc
ay insan ustu gayret sarfederek meydana getirdigi iki otomobil, iki ozellik tasimaktadir. Birincisi, bizde otomobil yapilamaz diyenlere guzel bir cevaptir. Ikincisi, bu isi yapacaklara cesaret vermistir. Fakat otomobil, Teknik Universitesi Motorler Enstitusune sorulmadan yapilmistir. Uzerinde calisan arkadaslarin otomobil ihtisasi yoktur. Cer Atolyesi 1946'da uc dizel motor yapmis, fakat asil isi Devlet Demiryollarina hizmet oldugundan seri imalata gecememisti. Eskisehir'deki hareket bizim davamiz icin atilmis adimdir. Uc ayda bir otomobil motoru imaline imkan yoktur. Teknik bircok hatalari oldugunu kabul etmek lazimdir. Zira otomobil sut sagma makinesi veya dikis makinesi degil, can makinesidir. Emniyet ister. Bizim on aydir uzerinde calistigimiz dava baskadir.
Biz binanin maketini yaparak ovunmek yerine aslini meydana getirmek gayretinde idik. Asli dedigim sey seri imalattir. Eskisehir'de arkadaslarin yapmaga muvaffak olduklari otomobili tetkik ettikten sonra bunun bizim planlarimiza gore seri sekilde imal edilip edilmeyecegini soyleyebilirim. Bu maksatla biliyorsunuz 9 firma oto sanayii icin birlesmege hazirdir. Ilerideki iltihaklarla bu rakamin 36'ya yukselecegini tahmin ediyorum. Cer Atolyesi ilk adimi atmistir. Simdi is memleket sanayiine bilhassa bunu yapmaga muktedir firmalara dusmektedir.” (Yeni Sabah, 31 Ekim 1961)

Hulasa: Devrim otomobili Necmettin Erbakan tarafindan degil ama onun sayesinde yapilmistir. Erbakan'a kalsaydi daha iyi bir otomobil yapilacak ve bunun seri uretimine gecilecekti. Arastirmalarimdan elde ettigim sonuc bu. Bir yanlisim varsa duzeltmeye hazirim.

Hakan Albayrak / Yenisafak

12/5/2009

"Bilge Kral" gibi Bakan: Davutoğlu!




Biz medeniyet kaygısı özlemi taşıyanlar Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı oluşuna çok sevindik.

Hayırlı olsun! Bir sonraki döneme onu cumhurbaşkanı olarak görmeyi umut ediyoruz!

 

O yalnızca bir stratejist değil kuşkusuz. İslam düşüncesinden Küresel sisteme değin farklı alanlarda düşünce üreten bir isim. Onun düşüncelerinin inceliklerini ve temel argümanlarını bilmek isteyenler için iki önemli kaynak raflarda; Stratejik Derinlik ve Küresel Bunalım. Hem şimdiye kadar yaptıkları hem de kitapları Davutoğlu'nun göreve getirildiği bakanlıkta başarılı işler yapacak yetkin bir diplomat olduğunu ortaya koyuyor.

 

Ahmet Davutoğlu'nun Stratejik Derinlik kitabı çok tartışıldı, çok okundu hâla da okunmaya devam ediyor. (Hani okuyamayanlar, bitiremeyenleri de hesaba katarsak müthiş bir rakama ulaşırız...) Türkiye'de uluslararası ilişkilere dair son  yıllarda yayımlanmış hiçbir kitap bu kadar ilgi görmedi, tartışılmadı... Üstelik Ahmet Davutoğlu'nun aktif olarak diplomat olmadığı yıllarda kaleme alınmış olmasına rağmen neredeyse  siyasi yelpazenin bütün kesimlerinin dikkatini çekti.

 

Peki, bu kitabın bu denli ilgi görmesinin nedeni nedir? Stratejik Derinlik'i bu kadar önemli kılan, uluslararası ilişkileri ve  küreselleşme çağını her yönüyle irdelerken,  bu süreçte komşularıyla sorunsuz bir ilişkiyi temel alması, dış politikaya ilişkin alternatifler de önermiş olması olsa gerek.

 

Düşüncenin Hasbiliği, Konuşmanın Doğallığı

Yazdığı kitaplar ve makaleleri yanında uygulanmasına katkıda bulunduğu geniş ölçekli dış politika anlayışı ile bütün dünyada  tartışmalar yaratan Ahmet Davutoğlu'nun, adalet kaygısından yoksun biçimde işleyen  hegemonik  mekanizmaları deşifre eden ve ağırlıklı olarak 11 Eylül sonrası konuşmalarından oluşan Küresel Bunalım kitabı onun düşüncelerini anlamak bakımından bir giriş kitabı niteliğinde. Herkesin küreselleşmeden söz ettiği bir dönemi yaşıyoruz. İlgili-ilgisiz her yerde kullanılıyor bu kavram. O ise bu kavramdan hareketle bir bunalıma dikkat çekiyor.

 

Konuşmalar 1989'dan bugüne sıcak gündemin kilit dönemlerine tanıklık ediyor. Yaklaşımlarındaki derinlikle duru bir bakış sunuyor okurlara.

 

Medeniyet Merkezli Dünya Mümkün!

Bence bu derin kavrayışının yanı sıra insanı asıl saran şey, televizyonlarda kendisiyle yapılan söyleşilerde düşüncelerini ve duygularını yumuşak bir ses tonuyla dile getirişi.  Karşılaştığınızda ya da ekranlarda gördüğümüz gibi, yumuşaklığı, gülümseyişi, sıcak bir insan olması, kısacası hepimizi medeniyet merkezli bir dünya kurmak için mücadeleye çağıran bu entelektüel diplomatın alçakgönüllülüğünü fark etmemek mümkün değil.

 

Dış politika ve diplomasi alanlarına ilgi duyanlara her iki kitabı, öncelikli olarak da Küresel Bunalımokumalarını öneririm. Bu kitaplarla hem Davutoğlu'nun kendi medeniyetinin temsilciliğini nasıl da yakışıklıca yaptığına tanık oluruz hem de küresel sistemin bunalımlarını tanıma imkanına sahip oluruz.

 

İki temennim var: İlki Ahmet Davutoğlu'na Dışişleri Bakanlığı görevinde başarılar diliyorum. İkinci olarak Alternative Paradigms ve Civilizational Transformation and the Muslim World başlıklı kitapları başta olmak üzere farklı dillerde yayınlanmış çalışmalarının en yakın zamanda Türkçe'de de okunup kavranılmasını çook istiyorum. Çünkü bu sese duyarlı olmak, kulak kesilmek Tarihten geleceğe ben idrakine ulaşarak seslenmek açısından entelektüel bir imkan olacaktır!


Kaynak: www.dunyabizim.com

12/5/2009

RONİ MARGULİES VE MALCOLM X'İN MİRASI

Fatih Mutlu'nun  24 Şubat'ta yayımlanan “Lütfen "Shorty", Bir Film Daha!” başlıklı yazısını okuduktan sonra aklıma Roni Margulies'in bu filmin ortaya çıkardığı tartışmalardan hareketle kaleme aldığı Malcolm X yazısı geldi.

 

Önce İstanbullu, devrimci, şair, tercüman Roni Margulies'ten söz edeceğim…5/5/55 doğumlu. Robert Kolej'i bitirdi. Sonra İngiltere'de üniversiteye gitti. Uzun süre orada yaşadı, iktisat doktoru oldu, ama hiç iktisatçılık yapmadı. Daha güzel bir dünya istediği için, üniversite yıllarından beri örgütlü sosyalist. Dünyanın en iyi şairi olmak istiyor, ama bunun için geç kaldığını düşünüyor. Edebiyat, hayat ve siyaset noktasında postmodern kabızlıklardan oldukça uzak…

 

Bugüne kadar Margulies'in, yazdıkları,  radyoda, televizyonda, toplantılarda konuştukları, genellikle İsrail hakkında, Siyonizm hakkında oldu. Bundan dolayı onun İsrail'in siyaseti, Filistinlilere yaptıkları hakkındaki analizleri bu meselelerle ilgilenen hemen  herkesin dikkatini çeker. Çünkü hem Siyonizm hakkında, hem İsrail devletinin somut siyasetleri hakkında en acımasız ve temelli  eleştirilerin pek çoğunda onun imzası vardır. Hatta Hamas'ı kusursuz biçimde savunma görevini çoğu kimseden daha iyi yaptığı bile söylenebilir. Bunun nedeni ise oldukça açık. Çünkü ona göre “mücadele, emperyalizm ile emperyalizme karşı direnenlerin mücadelesi. Dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye çalışanlarla, başka bir dünya, eşitliğin ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünya özleyenlerin mücadelesi.”

 

Roni Margulies'in 1980'li ve 90'lı yıllarda yazılan şiirin genel özelliklerini polemikli bir dille anlatan şiir yazıları yanında Yahudiliğe ve kimlik politikalarına ilişkin denemeleri ve siyaset yazılarını toplayan Şiir Yahudilik Vesaire kitabı Margulies'in dünyaya bakışını ortaya koyan bir eser. Margulies'in kitabında  yer alan  ve polemik bağlamında değerlendirilebilecek bir yazısı var: “Malcolm X'in Paylaşılamayan Mirası” başlıklı yazı bu. Yazı 1993 yılında Sosyalist İşçi'de yayımlanmış ilk olarak.

 

Malcolm X'i “devrimci, Müslüman  ve Siyah Amerikalı” olarak tanımlayan Margulies bu yazısını Fatih Mutlu'nun yazısında değindiği Amerikalı siyah yönetmen Spike Lee'nin Malcolm X'in hayatını ve mücadelesini konu edinen filminin oluşturduğu tartışmalardan hareketle yazmış. Temelde Malcolm X'i dört grubun sahiplendiğini ifade ediyor Margulies: Amerikalı orta sınıf Siyahlar, Amerikanın radikal Siyah Milliyetçileri, şeriatçılar ve sosyalistler. Daha sonra bu grupların Malcolm X'i niçin sahiplendiklerini, sahiplenirken ortaya koydukları çelişkili hallere kendi dünya görüşü çerçevesinde değiniyor. Bu arada önemli ve  ilginç yorumlar da  ortaya yapıyor. Malcolm X'i sahiplenme biçimleri içinde orta sınıf Amerikalı siyahlar dışındaki üç öbeğin  çelişkili de olsa anlamlı bir sahipleniş ortaya koyduklarını düşünüyor.

 

Margulies'in Türkiye'de daha somut olarak tartışma imkanı bulabileceğimiz "Şeriatçılar'ın ve Sosyalistlerin Malcolm X'i sahiplenme biçimleri üzerine söyledikleri üzerinde durmak istiyorum.

 

Margulies Malcolm X'in hayat çizgisinin koyu bir siyah ulusçuluktan Sosyalizme doğru ilerlediğini iddia ediyor özünde. İslam'ın Amerikan toplumunun ezici baskısına ve ırkçılığına karşı  bir başkaldırı unsuru olarak hep görüşlerinin bir unsurunu oluşturduğunu ifade etse de onu Sosyalist olarak görme eğiliminde.

 

Malcolm X'i İslamcı camianın sahiplenmesini eleştiri konusu yaparken şunları söylüyor: “Türkiye'deki şeriatçılar Malcolm X''i İslam şehitleri arasında anarken kimi andıklarının farkında bile değiller. Malcolm X İslam uğrunda ölmedi. Dünyanın en azgın kapitalizminin en çıplak ırkçı uygulamalarına karşı, ezilen kitlelerin özgürlük ve eşitlik taleplerini dile getirirken öldü. Sosyalizme doğru el yordamıyla adımlar atarken ve biraz da bu adımları attığı için öldürüldü”.

 

Kendisiyle yapılan bir konuşmada bu çerçevede yani İslamcıların sosyal meselelerle, haksızlıklarla ilgilenmediğini düşünmenin haksızlık olduğu yönündeki bir soruyu ise şöyle yanıtlamıştı: "İslamcıların sosyal meselelerle, haksızlıklarla ilgilenmediğini düşünmüyorum elbet, olur mu öyle şey? Gerçekten dindar olan bir kişi, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun, mutlaka haksızlıklarla ilgilenecektir. Yoksa dindarlığın ne anlamı kalır ki? Nitekim, Filistin'de Hamas, Lübnan'da Hizbullah gibi örgütler halkın toplumsal taleplerini dile getirdikleri ve haksızlığa karşı direndikleri için başarı kazanıyorlar” dedikten sonra  “Malcolm X'in sadece Müslümanlığını öne çıkaranların yanıldığını anlatmaya çalışmıştım" biçiminde sürdürüyordu konuşmasını.

 

Oysa Margulies şehadet'in sadece  "öl(dürülm)e" durumu olmadığını anlayabilseydi bu kadar aceleci olmazdı yaptığı değerlendirmelerinde diye düşünüyorum. Bilindiği üzere "Şehit" kelimesi ş-h-d köküne dayanır. Kök fikir "tanıklık etme" anlamındaki şahadet'tir. Bir kişinin tanıklık için yemin etmesineşahadet denir. İslam dinine inancı teyit için de yemin edilir ve bu amaçla "Eşhedü enla ilahe illallah..." ("Tanıklık ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur...") diye başlayan kelime-i şehadet getirilir. Buradan böyle bir tanıklığın ya da ikrarın sonuçlarına katlanma, yani bunun uğruna ölme anlamındaki şehadet kavramı doğar. Dolayısıyla Malcolm X'in şehadeti yani tanıklığı sadece öldürülmüş olmasından değil onun öncesinde hakikati araması ve evrensel İslam ailesinin bir ferdi olmayı öncelemesi ile yakından ilişkilidir. Bu mensubiyet Amerikan kapitalizmini ve emperyalizmi yanında her türlü milliyetçiliği de olumsuzlamayı gerektirir. Bunun içindir ki Müslümanlar onu sahiplenirken kimi sahiplendiklerinin bilincindedirler.

 

Müslümanların da başka bir dünya özlemleri vardır çünkü!

 

Asım Öz

Kaynak: www.dunyabizim.com