« Önceki |

6/10/2009

İbadethanelerle Savaşılmaz

Yer Beyoğlu İstiklal Caddesi. Duyarlı insanlar kadın-erkek toplanmış siyonist yahudinin Mescid-i Aksa’ya yönelik provoke eylemlerine duyarsız kalmayacağını haykırıyor.

            Mescid-i Aksa ümmetin ilk kıblesi. Ona yapılan her türlü çirkin hareket tüm müslümanların gönlünde kapanmaz  yaralar açar. Tarihen sabittir ki mescit ve ibadethanelerle savaşanlar daima kendi sonlarını hazırlamışlardır.

            Kabe sahipsiz değil. Ebrehe’nin ordusu Kabe’yi yıkmak için Mekke’ye geldiğinde ne oldu? Mescid-i Aksa da sahipsiz değil. Terör devleti İsrail, yönlendirdiği fanatik yahudilerle kendi sonunu hazırladığının farkında değil. Allah ile ve onun yolunda olan mü’min ve muvahhidlerle savaşılmayacağını yakında çok iyi anlayacaklar.

            Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırıları protesto eyleminden dönerken Unkapanı Köprüsü’nden muhteşem Süleymaniye Cami’ne bakıyoruz. Mahyalarda parlayan bir cümle... “Ne Mutlu Türküm Diyene.” Şaşırmamak elde değil. Yoksa Süleymaniye Cami’de işgale mi uğradı demekten kendimi alamıyorum. Ben bir Türk’üm. Üstünlüğün herhangi bir ırka mensup olmakla değil sadece kim daha çok hayırlı ve güzel işler yaparsa onlarda olacağına inanıyorum. Kavmiyet davası güden bizden değildir buyuran bir peygambere inanıyorum. İnsanların herhangi bir ırktan olması kendi istek ve iradeleri ile değil, sadece güç ve kudret sahibi Allah’ın takdir etmesi ile olur. Yahudide en üstün ırk olma iddiasında olduğu için Mescid-i Aksa’ya bu tecavüzü yapmıyor mu? İbadethaneler Allah’a ibadet edilen mekanlardır. İstanbul Müftülüğü Kur’an ve sünnet ölçülerine göre camiden ne mesajların verileceğini çok iyi bilirler. Hangi kıstasa, ölçüye dayanarak böyle bir yazıyı asarlar? Anlamak mümkün değil...

            Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa,cami ve mescitler müslümanların kutsallarıdır. Hiç kimse kendi anlayışlarını mabetlerimiz üzerinden dikte etmeye kalkarak yeryüzünün mazlum ve mağdur insanlarıyla oynamasın lütfen...

Kadir ŞAHİN

051020094155 by you.

12/5/2009

Malcolm X

“Aslanlar kendi tarihçilerini çıkarana kadar, av hikâyeleri her zaman avcıyı övecektir”(Afrika atasözü)

            Malik El- Şahbaz… Onu ilk gördüğümde bir sinema sahnesinin tam ortasındaydı. Kendi filminin içinde, siyahın en öfkeli tonunda… Denzel Washington, Molcolm X rolündeki unutulmaz performansıyla o filmde bana çok şey anlatmıştı. Sonra hayatını okudum, resimlerini gördüm. Muhammed Ali, ringlerde fırtına gibi eserken Malcolm arkasında dimdik duruyordu… Mağrurdu, dik başlı, kararlı ve hırçın bir görüntüsü vardı. Ona “Amerika’nın en öfkeli adamı” diyorlardı ve o bunu inkâr etmiyordu. İyi giyiniyordu. Her fotoğrafında şık görünüyordu. İnsanı etkileyen bir duruşu vardı. Kararlılık abidesi gibiydi. Bir fikre saplanıp kalmamıştı. Hayatını değiştirecek, hayatını yönlendirecek, hayatına mal olacak kararlar vermişti. İslam’ı seçerken de, İslam adına lider saydığı kişinin günah işlediğini görüp karşı çıkarken de, öldürüleceğini bile bile kürsüye yürürken de cesurdu…

Zenci bir papazın kapkara oğlu olarak Nebraska’da doğdu. Genç yaşta babası beyazlar tarafından öldürüldü. Hızlı bir gençlik geçirmişti. “Detroitli Kızıloğlan” lakabıyla mafyada ortalığı kasıp kavurdu. Hapse girdi… Malcolm’un hayatının dönüm noktası da burasıdır. Malcolm hapisteyken Müslüman olan kardeşleri ona Elijah Muhammed’i ve İslamiyet’i anlattı. O günden sonra her şeye yeniden başladı. Eline bir sözlük alıp, ilk harfinden son harfine kadar okudu… İşte söz üstadı olmasının ilk basamağı bu idi. Bu basamaktan kitleleri konuşmalarıyla yönlendiren, etkileyen, insanların dinlemek için salonları doldurduğu Malcolm X ortaya çıktı. Bu kara kıtanın öfkeli adamı Zenci olmanın utanılacak bir şey olmadığını adeta haykırdı. Çünkü o yıllarda “Zenci” demek köle demekti. Zenci olmak otobüslerde kendilerine ayrılmış yerlere oturmak zorunda olmak, beyazların olduğu kafelere, salonlara, özel mülklere hatta kiliselere girememek demekti. Aşağılanmak ve buna tahammül etmek zorunda olmak demekti. Bu durumun en iyi ifadesi “Köpekler ve zenciler giremez” tabelasıydı... 

İşte Malcolm bu insanlara kendi tarihlerini, yani unutturulan tarihlerini anlattı. Atalarının yük vagonlarıyla birer hayvan gibi bir kıtadan diğerine taşındığını, milyonlarcasının bu yolculukta öldüğünü, hayatta kalanları ise ölümden daha kötü bir sonun karşıladığını... Ve tüm sistemi yeniden sorduladı: “Öncelikle bilmek istiyoruz: Neyiz? Nasıl olduk? Nereden geldik? Oradan nasıl geldik? Kimleri geride bıraktık ve onlar orada ne yapıyorlar? Bunlar bize söylenmedi. Buraya getirildik ve tecrit edildik. En komik olanı da ayrımcılıktan ve tecrit'ten bizi suçluyorlar. Kimse sizden ve benden daha çok tecrit edilmiş değil. Dünyada bir halkı ayırmakta ve tecrit etmekte demokratik sistem dedikleri bu sistemden daha başarılı bir sistem yok ve siz ve ben bunun en iyi örneğiyiz. İnsanlarımızdan ayrıldık ve uzun zamandır burada tecrit edildik.” Onun önünde ezilmiş, hor görülmüş, sindirilmiş yığınlar vardı. Ve hatta bu yığınların bir kısmına bu köle hayatı, onların hak ettiği yaşam biçimi gibi anlatılmış ve bu çaresiz insanlar, Hıristiyan rahiplerin “Sana tokat atana diğer yanağını çevir” masallarıyla hakkını arayamaz hale getirilmişlerdi. Birçoğu “ben bir zenciyim ve bununla yaşamalıyım” diyordu. İşte durum bu iken, O Öfkeli Adam onları kendine getirdi: "Kimse size özgürlüğü veremez. Kimse size eşitlik, adalet ya da başka bir şey veremez. Erkekseniz gidin ve kendiniz alın." "Barışçıl olun, kibar olun, kurallara itaat edin, herkese saygılı olun; fakat biri size dokunacak olursa onu mezara gönderin.” Şiddet yanlısı değildi, öyle görünüyordu, öyle tanıtılıyordu, ama öyle değildi Kimsenin hakkını yemem kimseye hakkımı yedirmem düşüncesiyle hareket ediyordu. "Evet, ben aşırıyım; çünkü benim halkım, bu ülkede aşırı derecede kötü durumda!" Onun bu gür sesi yankısını buldu, yüz binlerce zenci onun etrafında toplandı. Fakat bu durum birilerini rahatsız etti, onun giderek daha geniş bir etki alanına sahip olması, İslam’ı kendi dini gibi anlatan, İslam adına zenci milliyetçiliği yapan ve kendini Peygamber ilan eden, cemaatinin lideri Elija Muhammed’in konumunu tehlikeye sokuyordu. Elija’nın zina yaptığı söylentileri üzerine Malcolm’un durumu araştırması ve bu konuda liderine karşı çıkması bardağı taşıran son damla oldu. Cemaati tarafından konuşma yasağı getirildi. Bunun üzerine Malcolm X hacca gitmeye karar verdi Bu vesileyle Afrika’yı dolaştı, diğer Müslümanları tanıdı ve hacda, o büyük buluşmada, Allah indinde ne siyah’ın beyaza ne beyazın siyaha hiçbir üstünlüğü olmadığını anladı:
“Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalıya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğini, tek bir ruh halinin ibadeti içinde idiler. Bu benim Amerika'da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz olan ve mümkün olan bir manzaraydı. Amerika, İslâm'ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din toplumdaki ırk, renk, insanlar arasındaki ayırımı kökten reddetmektedir. İslâm ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar kafalarındaki beyaz ayırımcılığın İslâm ile tanıştıktan sonra yok olduğu söylediler.” Ve bu yolculuktan ülkesine döndüğünde şunları söylüyordu: "Ben ırkçıydım ve İslâmiyet’i ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz Muhammet (SAV) ve Hz İbrahim'in (AS) yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim." Bu sözler onu şahadete götüren süreci başlatıyordu. Cemaatinden ayrılıp İslam Misyonu Örgütü’nü kurdu. Kendini peygamber ilan eden ve Malcolm’un ölüm emrini veren Elija Muhammed’in oğlu, Wallace D Muhammed de gerçek İslam’ı tanıyıp Malcolm’un saflarına geçmişti. Malcolm X hacc dönüşü adını da değiştirmiş, El-hac Malik El-Şahbaz ismini almıştı. Kurduğu yeni örgüte beyazları da kabul ediyor ve gerçek İslam’ı anlatıyordu. Ve şahadet vakti geldi. 21 Şubat 1965’te Detroit şehrinde bir konferans düzenleyecekti. Ona hayatının tehlikede olduğunu, kendisine suikast düzenleneceği, konuşmasının riskli olduğu söylendi. Ama o yolundan dönmedi ve kürsüye doğru yürüdü Eski cemaatine mensup milliyetçi siyahlar, konuşmanın hemen başında onu şehit ettiler Vücuduna on altı kurşun isabet etmişti… Ölüm haberini gazeteler şöyle veriyordu: “Malcolm meteliksiz öldü!” Bir dava adamına yakışır şekilde…
Ölümünden sonra… Elbette davası yarım kalmadı Örgütün başına Wallace D Muhammed geçti. Diğer İslam cemaatleriyle birleşip güçlendi. Halen etkisini ve ağırlığını korumakta…
Malcolm X, kimine göre lider, kimine göre hain, kimine göre zenci ve kimine göre siyah bir tehlikeydi. Ama herkes çok iyi biliyordu ki o tam bir Müslüman’dı; öyle yaşadı, öyle öldü…

6/2/2009

Şam Halkının Davos Teşekkürü

Şam halkı, tarihi Hamidiye Çarşısı yakınlarına astıkları "Teşekkürler Erdoğan, Teşekkürler Türkiye" yazılı pankart ile başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'a Davos'taki duruşundan dolayı teşekkür etti.

Resmin tamamını görmek için resmin üzerine tıklayınız...

20/12/2008

Doğunun Paris'i: Van

            Doğu Anadolu Bölgesinin en gelişmiş illerinden biri olan Van, doğunun Paris’i lakabıyla ün yapmıştır. 2007 verilerine göre 979.671 nufüsa sahip olan Van 19.069 (km²) yüzölçümüne sahiptir.

            Van Ferit Melen Havaalanı’na inmeden önce havadan Van’ın büyük bir şehir olduğunu anlıyoruz. Vanlıların deniz dedikleri Van Gölü ve şehrin sahil şeridi haricinde etrafını çevreleyen karlı dağlar, güzel bir şehre geldiğimizi bize müjdeliyor. Şehrin girişinde bizi meşhur Van Kedisi’nin güzel bir heykeli karşılıyor. Şehir merkezine girdiğimizde büyük ve gelişmiş bir şehre girdiğimizi bir kez daha hatırlıyoruz. Merkezde bizi altı-yedi katlı binalar karşılıyor. İstanbul’da gördüğümüz markaların hepsini Van’da da görmek mümkün. Şehir merkezinde biraz daha gezdiğimizde AVM kültürünün burada da yerleşmeye başladığını görüyoruz. Binalardan bunalıp dağlara doğru giderken, kendimizi fakir mahallelerde buluyoruz birden. Genel olarak tek tatlı kerpiç evlerden oluşan bu bölgede Van’ın fakir yüzü bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Merkezdeki planlı kentleşme burada yerini tamamiyle çarpık kentleşmeye bırakmış durumda. Aracımızdan inip bu insanların içine karıştığımızda tam bir dost sıcaklığı hissediyoruz. Van’ın soğuk havasını insanları ısıtıyor adeta... Van insanının, büyükşehirlerde görmekte çok zorlandığımız Anadolu insanı şeklinde tabir edilen sıcak ve misafirperver insanlar olduğunu çok kısa sürede anlıyoruz. Karlı dağların eteklerinde gezmeye davam ederken İstasyon mahallesine uğruyor yolumuz. Bir zamanlar insanlar için çok şeyler ifade etmiş tren istasyonların biri var bu mahallede. Zaten adınıda o istasyondan almış. Bu mahallede fakirlikle boğuşan insanların genel olarak yaşadığı bir mahalle. Bir tepenin eteklerine yapılmış ev dikkatimizi çekiyor. Fakirliği her haliyle belli olan bu evde yaşayan insanların dramlarını öğrenince gözlerimiz yaşarıyor. Bu evin reisi ailesi için sığınacak bir yuva olarak bu evi yaptıktan sonra komşuları tarafından ‘Sen nasıl benim evimin üstüne ev yaparsın?’ şeklinde  cahilce bir gerekçeyle öldürülüyor ve bunun sonucunda bir kadın dul kalıyor, çocukları ise yetim. Diğer ailedede durum pek parlak değil. Onlarda bir hapishanede ömrünü geçiren bir insanın eşi ve çocukları olarak hayat mücadelesi vermekteler.

            Bu insanlar neden cahil kalmış, neden doğu fakir kalmış diye dağlara bakıp düşünürken dağlara yazılmış bir yazı ilişiyor gözlerime. Ne Mutlu Türküm Diyene... Askeri bölge içinde kalan bir dağa yazılmış bu sözler. Sonra düşünüyorum. Büyük çoğunluğu Kürt olan bir bölgede böyle bir yazının işi ne. Daha önceki yazılarından birinde de yoğun olarak eleştirdiğim bu konu kanayan bir yara olmaya devam ediyor. Kürt, çerkez, gürcü, arap, ermeni veya rum olmakta türk olmak kadar zenginliktir. Her insan değerlidir. Kimse nerde, ne zaman, hangi şartlarda doğacağını şeçemediği için herhangi bir ırkın üstün olduğunu iddia etmek saçmalığın daniskasıdır. Yıllardır bu bölgedeki insanlara ikinci sınıf insan muaelesi yapıp onları ihmal eden hükümetler ise bugünki karşıklıkların müsebbibidir. PKK’nın yapmış olduğu her zülümde de onların payı vardır.

            Büyükşehirlerde görülen ahlaki yozlaşmanın buralarda pek etkili olamadığını anlamak hiçte zor değil. Çevremizde bolca görebileceğimiz camilerin vakit namazlarında yirmi-yirmibeş kişilik cemaati olsada Cuma namazlarında tamamen dolduklarını görmekteyiz. Bunun yanında Cuma namazlarında, farzdan sonra caminin büyük bir kısmının boşalmasına alışmış olan biz İstanbullular için, Cuma namazları Van insanı hakkında farklı bir tecrübe edinmemizi sağlıyor. Van’da cemaat farzdan sonra hemen camiyi terk etmeyip, tesbihat ve duadan sonra camiden hep beraber çıkıyorlar. Bu insanların birlik içinde olduklarını gösteren güzel bir gelenek...

            Van’a giden herkezin Akdamar adası, Van kalesi, Gevaş beldesi ve Muradiye şelasesini görmeden geri dönmemelerini tavsiye ediyorum.

            Selam ve dua ile... 

            Muhammet Abdulgafur ŞAHİN

28/11/2008

Yapıcı Bir Muhalefet Umudu: Saadet Partisi

Dünyada esen değişim rüzgarları, Türkiye’de etkisini ilk olarak Saadet Partisi’nde gösterdi. Saadet Partisi yeni genel başkanını seçti: Numan Kurtulmuş. Erbakan’dan sonra milli görüş liderliğini üstlenmesine rağmen hep bir emanetçi görünümü veren Recai Kutan’ın genel kurulda aday olmaması üzerine, daha genç ve dinamik, emanetçi olmaktan çok sahip bir genel başkan olarak çıktı karşımıza Numan Kurtulmuş. Türkiye’nin en karizmatik liderlerinden Recep Tayyip Erdoğan ile de yarışabilecek bir potansiyele sahip. Merak edilen ise, Numan Kurtulmuş’un AK Parti’nin kurulmasından sonra baraj altında kalan Milli Görüş temsilcisi Saadet Partisi’ni yeniden eski günlerine döndürüp döndüremeyeceği...

          AK Parti’ye kurulduğu günden beri CHP’yi aratmayacak sertlikte muhalefet yapıp Saadet Partisi’ne dönme potansiyeli olan milyonlarca seçmeni de kıran SP, son zamanlarda bu hatasının farkına varmış görünüyor. SP’den muhalefet olsun diye muhalefet yapmak yerine yapıcı tenkitler gelmeye başladı. Bunun yanında eski seçmeninin de gönlünü almaya çalışıyor. Numan Kurtulmuş’un genel başkanlığa seçilmesiyle yeniden bir heyecan kazanan hareket, Türkiye siyasetinde yeniden güçlü bir aktör olmaya aday görünüyor. Milli görüşün canlanmasında en büyük sebebin AK Parti hakkında artan soru işaretleri olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında Fazilet Partisi döneminde AB’ye ılımlı, devletin iyi çocuğu politikalarına rağmen partinin başına gelenler, Milli Görüşçülere esas davalarının İslam olduğunu ve “Sen onların dinine tâbi olmadıkça, Yahudiler de Hristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. “Şüphesiz yol, Allah’ın yolu.” de. Andolsun ki, sana vahiyle gelen bu kadar ilimden sonra -bil-farz- onların hevalarına tâbi olacak olsan, Allah’tan sana ne bir dost bulunur, ne bir yardımcı.”(Bakara, 120) mealindeki ayeti hatırlattı. Yani bir öze dönüş başladı. FP döneminde ki politikalar gerçekten çok tehlikeliydi. Liderlerin sözleri kitleleri etkilediğinden dolayı, bir süre sonra gerçek amaç unutulmaya başlayacaktı. AK Parti’nin doğuşunda ve büyümesinde bu yanlış politikaların da büyük role sahip olduğu inancındayım.

                Amerika’daki Siyonist Hristiyanların buluştuğu American Daily’de bir makale kaleme alan Bruce Walker, Hıristiyan ve Yahudilere duyulan öfkenin mantıksal değil dinsel olduğunu ileri sürerek, İslamcıları ancak Müslümanları İslam’ı değiştirmeleri yönünde ikna ederek yenebileceklerini öne sürdü. Walker, “Bizler inanca inançla karşılık vermeliyiz. Müslümanların çoğunu daha rasyonel bir Tanrı’ya inanmaları konusunda ikna etmeliyiz. Onlara onun yerini ikame eden bir şey vermeden ‘İslam’ı terkedin’ demek nafile” dedi.” (Kaynak: Habervaktim) Yani İslam’ı fikirle yenemiyoruz, onu tahrif edelim şeklinde de izah edilebilecek, yaygın olarak  “Ilımlı İslam” şeklinde adlandırılan bu siyonist projeyi yürütme misyonu, Türkiye’de, kendilerinin ne kadar farkında olduklarından emin olmadığım AK Parti’ye yüklenmiş görünmektedir. Recep Tayyip Erdoğan, her ne kadar arasıra sert çıkışlar yapıp “Ilımlı İslam” diye birşey yoktur dese de AK Parti hakkında bu misyonun sahibi olduğu kanaati gitgide daha çok yerleşmekte. AK Parti’nin bu işi tam bilinçli olarak değil de, bir akıntıya kapılmış olarak yaptığını düşünmek bana daha mantıklı geliyor. Çünkü AK Parti’nin içinde samimiyetinden şüphe duymadığım kişiler de bulunmakta. Duamız AK Parti’nin en kısa sürede gaflet uykusundan uyanması içindir.

                Yeniden Numan Kurtulmuş liderliğinde ki Saadet Partisi’ne dönmek  gerekirse; Saadet Partisi'nin ilk seçimlerde iktidar olamasa bile, bahsettiğimiz faktörlerden dolayı gelecek oylarla meclise girip, grup kurabileceği inancındayım. Tabi bunu da ancak Numan Kurtulmuş ve ekibinin bundan sonra uygulayacağı doğru politikalar getirebilir. Numan Kurtulmuş’un genel başkanlığa seçilmesiyle birlikte, teşkilatın alt kademelerinde bir yenilenme süreci başlamış olsa da, üst yönetimde halen bir değişiklik olmadığınıda belirtmek isterim.

                Muhalefetsiz bir Türkiye’de, gerçek bir muhalefet partisine ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Güzel işleri yapmanın şerefini siyasi arenadaki rakiplerine bırakma pahasına onları güzel işlerinde destekleyecek, yanlış işlerinde ise yapıcı eleştirilerde bulunacak bir muhalefete ihtiyacımız var. Saadet Partisi’nin bu boşluğu doldurması ümidi içindeyim. Umarım Numan Kurtulmuş partisine bu işlevi kazandırır.

                Selam ve dua ile...

                Muhammet Abdulgafur ŞAHİN

21/9/2008

Savaş Çanları Çalarken Türkiye'de Neler Oluyor?

Ortadoğuda silahlar susmuyor, komplo teorisyenleri boş durmuyor. Gün geçmiyor ki yeni bir saldırı planı duyuyoruz. ABD ise Bahreyn, Kuveyt, Umman, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikler Yemen ve Türkiye’deki üslerine yenilerini katmakla meşgul. Baltık Denizi sahillerindeki bir üsse füze kalkanı konuşlandırılmasından sonra, insani yardım adı altında Karadeniz’e girip Gürcistan’a yerleşen ABD, Afganistan ve Irak’taki işgallerinide hesaba kattığımızda ortadoğunun kalbine girmiş, İran ve Rusya’yıda içine alan bir çember oluşturmuş durumda. Bu gelişmelere karşı nükleer programında kararlılıkla ilerleyip silah sanayinde büyük bir gelişim gösteren İran ve Putin döneminde tekrar bir dünya devi olma yoluna giren Rusya tehlikenin farkında ve boş durmamakta. Peki en geniş halkanın içinde kalan Türkiye olayın ne kadar ciddiyetinde ve neler yapıyor?

Hükümet son yıllarda ortadoğuda tarafsız tutumuyla bölgesel sorunlarda arabulucu rolü üstlenip bölge halkının ve yönetimlerinin sempatisini kazanıyor. Bu başarı Türkiye’nin yeniden Osmanlı misyonunu üslenip ortadoğuda söz sahibi olmasını sağlayabilir. Buna karşın hükümet ABD’nin tehditlerine boyun eğip İran ile imza aşamasına gelmiş büyük enerji anlaşmasını imzalamaktan son anda vazgeçebiliyor. Uluslararası platformda bu kötü duruma karşın milli savunma sanayinin son yıllardaki gelişmesini takdir etmemekte elde değil.

Bu kadar ciddi bir durumda hükümetlerin yanlışlarını düzelten sağlam muhalefetlerdir. Muhalefet partileri yapıcı eleştirilerle hükümeti doğru yola sevketme ile vazifelidir. Dünyanın sadece siyasi açıdan değil ekonomik açıdanda çok hassas bir dönemden geçtiği şu sıralar, Türkiye’nin ana muhalefet partisinin tek derdi laikliğin elden gitme olasılığına karşı her cephede savaşmak. Başörtülü bir hanımın bir kamu kuruluşuna veya üniversiteye girmesiyle oluşacak kaos(!)’u önlemek gibi kutsal bir göreve sahip olan muhalefet, bu görevinin yanı sıra, Ergenekon terör örgütünün avukatlığını üstlenme özverisini(!) gösteriyor. Böyle bir muhalefetin olduğu bir ülkede neden hükümetin artılarının eksilerinden fazla olmasının halka yettiğini sormaya gerek duymuyorum.

Peki şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri bu ortamda neler yapıyor? Malesef TSK, milletin ordusu değil sistemin ordusu imajı sergilemekte. Bunun yanında basın organlarını akreditasyon saçmalığıyla ikiye bölen TSK’nın, kendisini ençok yıpratan gazetelere akreditasyon verip müslüman bir halka sahip bu ülkede dinci damgasını vurduğu gazetelere zenci muamelesi yapması da, millete ne kadar yakın(!) olduğunun bir göstergesidir. Ordunun kendini Atatürk ilkelerinin koruyucusu olarak göstermesine rağmen, Mustafa Kemal Atatürk’ün "Ya üniformanızı çıkarın ya da politikayı bırakın" şeklindeki açık emri göz ardı edilerek, yıllardır Türk siyasetinin asker çizmeleri altında ezilmesini de ilginç buluyorum.

Zaman durmaksızın akıyor. Saatin tiktakları devam ediyor. Belkide tren kaçıyor. Bir sonraki trene binme lüksüne sahip olduklarını sananlar ise geç kalacaklarını unutmamalı.

Hayırlı Ramazanlar...

Muhammet Abdulgafur ŞAHİN

6/7/2008

ER(KENE)KON

Ergenekon deyince akla destan gelir. Göktürkler'in türeyişini anlatan Türk destanı. Düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanları ile çarpışmaları gelir akla. Bu destan için düzülen şiirler gelir.

Maalesef ki son zamanlarda Ergenekon deyince akla bu büyük destan gelmiyor. Örümcek ağları gibi devletin her kademesini sarmış, kene gibi yapışmış, bu millete zarardan başka birşey vermeyen bir çete geliyor akla... Devletin kasasına hortumunu salmış olan bu çete, rantlarına en ufak bir zarar ge<_script /><_script />lme riski ortaya çıktığında cumhuriyeti tekrar kurtarma adı altında, ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olduklarını iddia ettikleri Atatürk'ün adını bile kullanmaktan çekinmeyerek, rantlarını tekrar sağlama adına herşeyi yapabilme potansiyeline sahip. Bunu yaparken ülkenin kaç yıl geriye gideceğini akıllarına bile getirmezler. Çünkü onlar için önemli olan bu ülke değil kendi rantlarıdır.

Yaklaşık bir yıldır bu çeteye karşı operasyonlar düzenlenmekte. Özellikle son günlerde bu operasyonlar çok sıklaştı. Önemli generaller, saygın iş adamları ve gazeteciler tutuklandı. Polisin orduevinde arama yapması gibi ilkler gerçekleşti. Bu aramalarda ele geçirilen belgelerdeki darbe planları gerçekten ürkütücüydü. Ama olayda hala açıklığa kavuşmamış şeyler var. Mesela bu tutuklamalar hükümetin bir başarısı mı, yoksa çetenin bir iç hesaplaşması mı? Acaba çete yeni bir yapılanmaya mı gidiyor? Daha önce ortaya çıkan darbe planları ile ilgili soruşturma yapma cesareti gösteren savcıların başlarına neler geldiği akla getirildiğinde, e-muhtıracı ordunun bu tutuklamalara ve orduevindeki aramalara neden bu sefer sessiz kaldığı merak konusu... Ama her iki durumda da bu tutuklamaların olmasının bu ülke ve millet için hayırlı olduğuna inancım tam. Çünkü eğer bu hükümetin başarısı ise devletin kanını emen bir çete yıkılmakta demektir. Eğer hükümetin başarısı değilde çete içi hesaplaşma veya yeni bir yapılanma ise, yeni gelenlerin öncekilerin başlarına gelenleri bildiklerinden bu kadar cesur olamayacakları anlamına gelir. Her iki durumdada Türkiye ve Türk milleti kazançlı çıkar. Ama tabi ki bizim isteğimiz çetenin tamamıyla ortadan kaldırılıp yerini yenilerinin almasına izin vermemektir.

Birde bu tutuklamalar sırasında panikleyip bazı kişileri hükümete ve yargıya karşı kışkırtmaya çalışan kişiler var. Yarası olan gocunur. Tayyip Bey Ergenekon savcısı ise bende avukatıyım diyen birinin yarası mı var diye merak etmek en doğal hakkımız olsa gerek. Sıra size de gelecek deyip patronları kışkırtmaya çalışan, genç subaylar endişeli tarzında manşetler atanlarıda unutmamak gerek. Ak Parti'yi kapatma davası ve başörtüsü konusunda hukuka saygı nutukları atanların şimdi hukuka saldırmaları da manidardır.

Bütün çarpık ilişkilerin ortaya çıkması ve aziz milletimin bu belalardan bir an önce kurtulması dileğiyle...

TAZİYE: Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Hasan Doğan vefat etmiştir. Merhuma Allah'tan rahmet, yakınları ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

14/5/2008

Çelik'in Sevgili Anneleri

Şu aralar bir beyaz eşya firmasının anneler günü münasabetiyle “Benim milyonlarca annem var” sloganıyla verdiği ilan ve bir gazetenin bu ilanı yayınlamadan önce yaptığı fotomontaj gündemi meşgul ediyor. Bir kısım medyada bu olay annelere inanılmaz sansür şeklinde afişe edildi. Öncelikle konudan haberdar olmayan okuyucularım için fotomontaj öncesi ve sonrası için resmin durumu hakkında bilgi vereyim.

 

Fotomontaj öncesinde ilanda milyonlarca anneyi temsilen seçilen on annenin, büyük çoğunluğunun etek boyları diz üstü ve bir kısmının elbise veya bluzleri kolsuz, bir kısmının da son zamanların modası üç parmak diye tabir edilen boyda iken, fotomontaj sonrası etek boyları diz altına inmiş ve kollar dirseklere kadar uzatılmış. Bu olay bazı gazete ve televizyonlara büyük hazımsızlık ve inanılmaz sansür şeklinde yansıdı. Ben bu fotomontajın ne kadar doğru veya yanlış olduğunu tartışmak bile istemiyorum. Bence asıl mesele Türkiye’deki milyonlarca anneyi temsilen seçilmiş on annenin seçiliş tarzıdır.

 

Seçilen annelere baktığımızda batılı yaşam tarzını benimsemiş bir grup görmekteyiz. Peki Türkiye’de milyonlarca anne arasından öylesine seçilmiş on tane annenin onununda batılı yaşam tarzını benimsemiş insanlar olması mümkün mü? Kesinlikle hayır. TESEV araştırmasına göre Türk kadınının yüzde 62,6’lık bölümünü başörtülü kişiler oluşturuyor. Eğer biz biraz daha müsamaha gösterip 2,6’lık kısmı yok sayıp Türk kadınının yüzde 60’ını başörtülü olarak kabul ettiğimizde ilan için seçilen on annenin en az altısının başörtülü kişilerden oluşması gerekmektedir. Herkes tarafından bilinen bu istatistiki verileri malum firmanın bilmediğini düşünmenin de mantıksızlığından hareketle ilan için seçilen annelerin öylesine seçilmediğini söylemek hiçte zor değil. On annenin altısının başörtülü olması gerekirken malum ilanda bir tane bile başörtülü anne bulunmaması vicdan sahibi ve ayrımsız insanlar için normal bir durum değildir.

 

Bu ilanın anneler günü bahanesiyle verilmiş ticari bir ilan olduğunu düşünüldüğünde ise ortaya şöyle bir sonuç çıkar. Bu firmanın hitap ettiği kesim başörtülüler değil, batılı yaşam tarzını benimseyen insanlar.  Onun içinde anneler günü ilanında kendi hitap ettiği kesimden kişileri kullanmış. Ama gerçeğin bu olmadığıda gün gibi ortadadır. Bu firmanın müşterileri arasında bir sürü başörtülü anne var. Peki buna rağmen böyle bir şeyi nasıl yapabiliyorlar? Tepkisizlikten. Eğer başörtülü anneler bu tip firmalara gerektiği gibi tepki gösterirlerse, yani onları boykot ederlerse, o zaman bu şekilde yok sayılmaktan kurtulabilirler.

 

Selam ve dua ile...

 

Muhammet Abdulgafur ŞAHİN

27/4/2008

Ne Mutlu Türküm Diyene mi?

Atatürk’ün konuşmasını “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesiyle bitirdiği ses kaydını çoğumuz dinlemişizdir. O cümle bizi o kadar etkiledi ki onu sadece Atatürk büstlerine değil duvarlara hatta dağlara kazıdık. 8 yıllık ilköğretimde her sabah okutulan And’ın sonuna onu yerleştirip bütün öğrencilerin beynine kazınmasını sağladık. Peki her zaman her yerde “Ne mutlu Türküm diyene” mi?

 

“Ne mutlu Türküm diyene” süzünün ne kadar doğru olduğu üzerine tartışma gereği duymuyorum. Benim takıldığım nokta, toplumumuzun mevcut yapısında bu sözün her yerde afişe edilmesinin ne kadar doğru olduğudur.

 

Ülkemizde 32 adet etnik grup olduğu söylenmektedir. Kürtler, Çerkezler, Gürcüler...

“Evvelâ, şu noktanın altını çizmeliyim ki, Türk-Kürt ayrımına tamamen karşıyım. Türkiye'de yaşayan her vatandaşın eşit olduğunu düşünüyorum. Altkimlikleri nasıl ifade edilirse edilsin, Kürtler Türk Milleti'nin ayrılmaz bir parçası ve bizim öz kardeşlerimizdir. Onlardan bahsederken 'biz-onlar' ayrımını yapmak bile beni incitiyor.”(Hasan Celal Güzel)

Türkiye nüfunun %8,5 ile Türklerden sonra en kalabalık grubu Kürtlerdir. Bu kişiler anadillerini Kürtçe olarak belirten kişiler. Eğer siz tamamı Kürtlerden oluşan bir köyün karşısındaki dağa koskocaman harflerle “Ne mutlu Türküm diyene” yazıp her sabah Kürt çocuklarına “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtirseniz sizi bölmek isteyen insanların ekmeğine yağ sürersiniz. Bu hareket tarzı Kürt vatandaşlarda azınlık psikolojisi oluşmasına sebep olur. Azınlık psikolojisi ise insana kendinin bütünün parçası olduğu hissini kaybetmesine vesile olur. Bu da toplumda ayrılıkların başlamasına sebep olur. Bu sadece Kürt vatandaşlar için geçerli değildir. Diğer etnik gruplarda da aynı tehlike söz konusudur.

 

Peki bu davranış biçimi amatörce değil mi? 600 yıllık bir imparatorluk geleneğinden sonra kurulan 85. yılında ki bir devletin bu hatayı yapması nasıl izah edilebilir. Bir kısım elit kesim Osmanlı ile ilgili olan herşeyin üstüne bir çizgi çekme sevdasında. Halbuki biraz arkalarına dönüp baksalar Osmanlı’da şimdi içimizde yaşayandan çok daha fazla ve çok daha farklı niteliklerde grupların sorunsuz bir şekilde yaşadıklarını görecekler. Üstüne üstlük göstermeye çalışanıda linç etmeye kalkıyorlar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu milleti birbirine bağlayan üst kimlik Müslümanlıktır dediğinde yaptıklarını hepimiz hatırlarız heralde. Halbuki Erdoğan’da o sözlerle tarihimize işaret etmişti. Osmanlı hiç bir zaman ırkçılık yapmayıp, hiçbir ırkı asimile etmeye kalkmamıştır. Çok kültürlülük masalı anlatıp azınlıkları asimile etmekten bir an bile geri durmayan batılı devletler bu konuda Osmanlı’nın eline su dahi dökemez. Buna rağmen biz atalarımızın yolundan gitmek yerine milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nda “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” şeklinde tasvir ettiği batılı devletlerin arkasına düşmüşüz. Bu yolun bize ne kadar zarar verdiğini görmemize rağmen illede batı olsun, ister çamurdan olsun mantığıyla almış başımızı gidiyoruz. Daha kendimizi tanımadan başkaları gibi olmaya kalkışıyoruz. Artık bitsin bu anlamsız inat. Kendimizle barışıp kendimizi tanıyalım. O zaman bütün sorunların kendiliğinden çözülüldüğünü göreceğiz.

 

Selam ve dua ile...

 

Muhammet Abdulgafur Şahin

22/4/2008

Kurtlar Vadisi Etkisi

Memlekette bir Kurtlar Vadisi furyası başladı ki sormayın. Herkes Kurtlar Vadisi ile yatıyor, Kurtlar Vadisi ile kalkıyor. Dizinin yayınlandığı saatler herkes ekran başına kilitleniyor. Bir sonraki günde işte, okulda bölümün bir özeti geçiliyor ve bir sonraki bölümde neler olabileceğine dair tahminler yapılıyor. Konuya hiç ilgi duymayan kişiler bile bu hararetli sohbetlere kulak misafiri olmak zorunda kaldıklarından diziyi izlemelerine gerek kalmadan teferruatlı bir bilgiye sahip olabiliyorlar. Bendeniz o gruptanım. Dizinin izlediğim bölümlerini toplasan 10 bölüm etmez sanırım. Ama arkadaşlar sağolsun, diziyi izlemiş kadar oluyorum.

 

Bu girişin ardından Kurtlar Vadisinin millet üzerindeki etkisinden bahsetmek istiyorum. Girişte anlattıklarından sonra dizinin ne derece bağımlılık yaptığından bahsememe gerek yok sanırım. Benim de izlediğim Kurtlar Vadisi Irak isimli sinema filminde gece seansları düzenlenmesi, milletin pijamayla filme gitmesi, Bulgaristan’dan Edirne’ye Kurtlar Vadisi Irak’ı izlemek için turlar düzenlenmesi de bağımlığın derecesini gösterecek güzel örnekler. Peki bu kadar bağımlısı olan bu film ve dizi insanları nasıl etkiliyor?

 

Kurtlar Vadisi her insan üzerinde farklı bir etki bırakabiliyor. İyiside var kötüsü de. Önce iyi örneklerden bahsetmek istiyorum. Dizi güncel konularda cesur senaryosuyla insanların gerçekleri görmelerine yardımcı oluyor. Bazı kişilerde beklenmeyen faydalar sağlıyor. Örneğin sevdiğim bir abim geçenlerde bana 40 yaşına kadar kitaplarla uzaktan yakından alakası olmadığını ama bu diziyi izlemeye başladıktan sonra 50 civarında kitap okuduğunu söyledi. Ek olarak Kurtlar Vadisi Pusunun izlediğim bir bölümünde dizi karakterlerinden Memati’nin uyuşturu tedavi sürecindeki oyunculuğu bize uyuşturucunun ne kadar kötü bir şey olduğunu göstermeye yetti. Belki bu, diziyi izleyen gençlerin uyuşturucu maddelerden uzak durmasını sağlayacak bir etken olabilir. Ben dizinin müdavimlerinden olmadığımdan bu örnekleri arttıramayacağım. Şimdi gelelim madolyonun öteki yüzüne...

 

Artık sokakta yürürken, sümüğünü silmekten aciz çocukların bile Kurtlar Vadisinden öğrendikleriyle siyasi konularda yorum yaptıklarını duymak mümkün hale geldi. Bu belki çoğu kişiye güzel birşey gibi görünebilir ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Ne kadar dizide +7 uyarısı olsada ufacık çocukların nefeslerini tutarak diziyi izlediklerine şahidim. O yaştaki çocukların şiddet içerikli bu diziyi rahatlıkla izleyebilmleri hiç hoş değil. Onun için dizinin yayınlanmasının daha geç bir saate ertelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Dizinin en kötü etkisi ise insanları şiddete alıştırmasıdır. Liselerde “Ben racon kesmem, kafa keserim.”(Polar Alemdar) diyerek cinayet işleyen gençlerin varlığını hepimiz biliyoruz. Aynı durum ilköğretim okullarına bile mevcut. Dizideki cinayet ve adam öldürme tekniklerinin gerçek hayatta kullanılması da gerçekten manidar. Bütün bunlarla beraber Kurtlar Vadisi yüzünden bütün memleket komplo teorisyeni oldu. Öyle bir duruma oluştu ki, herşeyden şüphe eder hale geldik. Şüphe güzeldir. Bilgi gitirir. Ama herşeyin aşırısı zarardır.

 

Sonuç olarak bu dizinin akıllı uslu adamlara faydası olduğunu söyleyebiliriz. Ama herkesin akıllı olup mantıklı düşünmesini beklemekte hayalperestlik olur. Onun için bu dizinin yapımcılığını ve senaristliğini üstlenen Raci Şaşmaz’ın çok dikkatli olması ve yazdığı senaryoyu çok iyi incelemesi gerekmektedir. Komplosuz ve esen kalın...

 

Selam ve dua ile...

 

Muhammet Abdulgafur ŞAHİN