« Önceki | Sonraki »
Hayırlı olsun! Bir sonraki döneme onu cumhurbaşkanı olarak görmeyi umut ediyoruz! O yalnızca bir stratejist değil kuşkusuz. İslam düşüncesinden Küresel sisteme değin farklı alanlarda düşünce üreten bir isim. Onun düşüncelerinin inceliklerini ve temel argümanlarını bilmek isteyenler için iki önemli kaynak raflarda; Stratejik Derinlik ve Küresel Bunalım. Hem şimdiye kadar yaptıkları hem de kitapları Davutoğlu'nun göreve getirildiği bakanlıkta başarılı işler yapacak yetkin bir diplomat olduğunu ortaya koyuyor. Peki, bu kitabın bu denli ilgi görmesinin nedeni nedir? Stratejik Derinlik'i bu kadar önemli kılan, uluslararası ilişkileri ve küreselleşme çağını her yönüyle irdelerken, bu süreçte komşularıyla sorunsuz bir ilişkiyi temel alması, dış politikaya ilişkin alternatifler de önermiş olması olsa gerek. Yazdığı kitaplar ve makaleleri yanında uygulanmasına katkıda bulunduğu geniş ölçekli dış politika anlayışı ile bütün dünyada tartışmalar yaratan Ahmet Davutoğlu'nun, adalet kaygısından yoksun biçimde işleyen hegemonik mekanizmaları deşifre eden ve ağırlıklı olarak 11 Eylül sonrası konuşmalarından oluşan Küresel Bunalım kitabı onun düşüncelerini anlamak bakımından bir giriş kitabı niteliğinde. Herkesin küreselleşmeden söz ettiği bir dönemi yaşıyoruz. İlgili-ilgisiz her yerde kullanılıyor bu kavram. O ise bu kavramdan hareketle bir bunalıma dikkat çekiyor. Konuşmalar 1989'dan bugüne sıcak gündemin kilit dönemlerine tanıklık ediyor. Yaklaşımlarındaki derinlikle duru bir bakış sunuyor okurlara. Medeniyet Merkezli Dünya Mümkün! Bence bu derin kavrayışının yanı sıra insanı asıl saran şey, televizyonlarda kendisiyle yapılan söyleşilerde düşüncelerini ve duygularını yumuşak bir ses tonuyla dile getirişi. Karşılaştığınızda ya da ekranlarda gördüğümüz gibi, yumuşaklığı, gülümseyişi, sıcak bir insan olması, kısacası hepimizi medeniyet merkezli bir dünya kurmak için mücadeleye çağıran bu entelektüel diplomatın alçakgönüllülüğünü fark etmemek mümkün değil. İki temennim var: İlki Ahmet Davutoğlu'na Dışişleri Bakanlığı görevinde başarılar diliyorum. İkinci olarak Alternative Paradigms ve Civilizational Transformation and the Muslim World başlıklı kitapları başta olmak üzere farklı dillerde yayınlanmış çalışmalarının en yakın zamanda Türkçe'de de okunup kavranılmasını çook istiyorum. Çünkü bu sese duyarlı olmak, kulak kesilmek Tarihten geleceğe ben idrakine ulaşarak seslenmek açısından entelektüel bir imkan olacaktır! Kaynak: www.dunyabizim.com
Ahmet Davutoğlu'nun Stratejik Derinlik kitabı çok tartışıldı, çok okundu hâla da okunmaya devam ediyor. (Hani okuyamayanlar, bitiremeyenleri de hesaba katarsak müthiş bir rakama ulaşırız...) Türkiye'de uluslararası ilişkilere dair son yıllarda yayımlanmış hiçbir kitap bu kadar ilgi görmedi, tartışılmadı... Üstelik Ahmet Davutoğlu'nun aktif olarak diplomat olmadığı yıllarda kaleme alınmış olmasına rağmen neredeyse siyasi yelpazenin bütün kesimlerinin dikkatini çekti.
Düşüncenin Hasbiliği, Konuşmanın Doğallığı
Dış politika ve diplomasi alanlarına ilgi duyanlara her iki kitabı, öncelikli olarak da Küresel Bunalım'ıokumalarını öneririm. Bu kitaplarla hem Davutoğlu'nun kendi medeniyetinin temsilciliğini nasıl da yakışıklıca yaptığına tanık oluruz hem de küresel sistemin bunalımlarını tanıma imkanına sahip oluruz.
“Aslanlar kendi tarihçilerini çıkarana kadar, av hikâyeleri her zaman avcıyı övecektir”(Afrika atasözü)
Malik El- Şahbaz… Onu ilk gördüğümde bir sinema sahnesinin tam ortasındaydı. Kendi filminin içinde, siyahın en öfkeli tonunda… Denzel Washington, Molcolm X rolündeki unutulmaz performansıyla o filmde bana çok şey anlatmıştı. Sonra hayatını okudum, resimlerini gördüm. Muhammed Ali, ringlerde fırtına gibi eserken Malcolm arkasında dimdik duruyordu… Mağrurdu, dik başlı, kararlı ve hırçın bir görüntüsü vardı. Ona “Amerika’nın en öfkeli adamı” diyorlardı ve o bunu inkâr etmiyordu. İyi giyiniyordu. Her fotoğrafında şık görünüyordu. İnsanı etkileyen bir duruşu vardı. Kararlılık abidesi gibiydi. Bir fikre saplanıp kalmamıştı. Hayatını değiştirecek, hayatını yönlendirecek, hayatına mal olacak kararlar vermişti. İslam’ı seçerken de, İslam adına lider saydığı kişinin günah işlediğini görüp karşı çıkarken de, öldürüleceğini bile bile kürsüye yürürken de cesurdu…
Zenci bir papazın kapkara oğlu olarak Nebraska’da doğdu. Genç yaşta babası beyazlar tarafından öldürüldü. Hızlı bir gençlik geçirmişti. “Detroitli Kızıloğlan” lakabıyla mafyada ortalığı kasıp kavurdu. Hapse girdi… Malcolm’un hayatının dönüm noktası da burasıdır. Malcolm hapisteyken Müslüman olan kardeşleri ona Elijah Muhammed’i ve İslamiyet’i anlattı. O günden sonra her şeye yeniden başladı. Eline bir sözlük alıp, ilk harfinden son harfine kadar okudu… İşte söz üstadı olmasının ilk basamağı bu idi. Bu basamaktan kitleleri konuşmalarıyla yönlendiren, etkileyen, insanların dinlemek için salonları doldurduğu Malcolm X ortaya çıktı. Bu kara kıtanın öfkeli adamı Zenci olmanın utanılacak bir şey olmadığını adeta haykırdı. Çünkü o yıllarda “Zenci” demek köle demekti. Zenci olmak otobüslerde kendilerine ayrılmış yerlere oturmak zorunda olmak, beyazların olduğu kafelere, salonlara, özel mülklere hatta kiliselere girememek demekti. Aşağılanmak ve buna tahammül etmek zorunda olmak demekti. Bu durumun en iyi ifadesi “Köpekler ve zenciler giremez” tabelasıydı...
İşte Malcolm bu insanlara kendi tarihlerini, yani unutturulan tarihlerini anlattı. Atalarının yük vagonlarıyla birer hayvan gibi bir kıtadan diğerine taşındığını, milyonlarcasının bu yolculukta öldüğünü, hayatta kalanları ise ölümden daha kötü bir sonun karşıladığını... Ve tüm sistemi yeniden sorduladı: “Öncelikle bilmek istiyoruz: Neyiz? Nasıl olduk? Nereden geldik? Oradan nasıl geldik? Kimleri geride bıraktık ve onlar orada ne yapıyorlar? Bunlar bize söylenmedi. Buraya getirildik ve tecrit edildik. En komik olanı da ayrımcılıktan ve tecrit'ten bizi suçluyorlar. Kimse sizden ve benden daha çok tecrit edilmiş değil. Dünyada bir halkı ayırmakta ve tecrit etmekte demokratik sistem dedikleri bu sistemden daha başarılı bir sistem yok ve siz ve ben bunun en iyi örneğiyiz. İnsanlarımızdan ayrıldık ve uzun zamandır burada tecrit edildik.” Onun önünde ezilmiş, hor görülmüş, sindirilmiş yığınlar vardı. Ve hatta bu yığınların bir kısmına bu köle hayatı, onların hak ettiği yaşam biçimi gibi anlatılmış ve bu çaresiz insanlar, Hıristiyan rahiplerin “Sana tokat atana diğer yanağını çevir” masallarıyla hakkını arayamaz hale getirilmişlerdi. Birçoğu “ben bir zenciyim ve bununla yaşamalıyım” diyordu. İşte durum bu iken, O Öfkeli Adam onları kendine getirdi: "Kimse size özgürlüğü veremez. Kimse size eşitlik, adalet ya da başka bir şey veremez. Erkekseniz gidin ve kendiniz alın." "Barışçıl olun, kibar olun, kurallara itaat edin, herkese saygılı olun; fakat biri size dokunacak olursa onu mezara gönderin.” Şiddet yanlısı değildi, öyle görünüyordu, öyle tanıtılıyordu, ama öyle değildi Kimsenin hakkını yemem kimseye hakkımı yedirmem düşüncesiyle hareket ediyordu. "Evet, ben aşırıyım; çünkü benim halkım, bu ülkede aşırı derecede kötü durumda!" Onun bu gür sesi yankısını buldu, yüz binlerce zenci onun etrafında toplandı. Fakat bu durum birilerini rahatsız etti, onun giderek daha geniş bir etki alanına sahip olması, İslam’ı kendi dini gibi anlatan, İslam adına zenci milliyetçiliği yapan ve kendini Peygamber ilan eden, cemaatinin lideri Elija Muhammed’in konumunu tehlikeye sokuyordu. Elija’nın zina yaptığı söylentileri üzerine Malcolm’un durumu araştırması ve bu konuda liderine karşı çıkması bardağı taşıran son damla oldu. Cemaati tarafından konuşma yasağı getirildi. Bunun üzerine Malcolm X hacca gitmeye karar verdi Bu vesileyle Afrika’yı dolaştı, diğer Müslümanları tanıdı ve hacda, o büyük buluşmada, Allah indinde ne siyah’ın beyaza ne beyazın siyaha hiçbir üstünlüğü olmadığını anladı:
“Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalıya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğini, tek bir ruh halinin ibadeti içinde idiler. Bu benim Amerika'da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz olan ve mümkün olan bir manzaraydı. Amerika, İslâm'ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din toplumdaki ırk, renk, insanlar arasındaki ayırımı kökten reddetmektedir. İslâm ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar kafalarındaki beyaz ayırımcılığın İslâm ile tanıştıktan sonra yok olduğu söylediler.” Ve bu yolculuktan ülkesine döndüğünde şunları söylüyordu: "Ben ırkçıydım ve İslâmiyet’i ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz Muhammet (SAV) ve Hz İbrahim'in (AS) yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim." Bu sözler onu şahadete götüren süreci başlatıyordu. Cemaatinden ayrılıp İslam Misyonu Örgütü’nü kurdu. Kendini peygamber ilan eden ve Malcolm’un ölüm emrini veren Elija Muhammed’in oğlu, Wallace D Muhammed de gerçek İslam’ı tanıyıp Malcolm’un saflarına geçmişti. Malcolm X hacc dönüşü adını da değiştirmiş, El-hac Malik El-Şahbaz ismini almıştı. Kurduğu yeni örgüte beyazları da kabul ediyor ve gerçek İslam’ı anlatıyordu. Ve şahadet vakti geldi. 21 Şubat 1965’te Detroit şehrinde bir konferans düzenleyecekti. Ona hayatının tehlikede olduğunu, kendisine suikast düzenleneceği, konuşmasının riskli olduğu söylendi. Ama o yolundan dönmedi ve kürsüye doğru yürüdü Eski cemaatine mensup milliyetçi siyahlar, konuşmanın hemen başında onu şehit ettiler Vücuduna on altı kurşun isabet etmişti… Ölüm haberini gazeteler şöyle veriyordu: “Malcolm meteliksiz öldü!” Bir dava adamına yakışır şekilde…
Ölümünden sonra… Elbette davası yarım kalmadı Örgütün başına Wallace D Muhammed geçti. Diğer İslam cemaatleriyle birleşip güçlendi. Halen etkisini ve ağırlığını korumakta…
Malcolm X, kimine göre lider, kimine göre hain, kimine göre zenci ve kimine göre siyah bir tehlikeydi. Ama herkes çok iyi biliyordu ki o tam bir Müslüman’dı; öyle yaşadı, öyle öldü…
Fatih Mutlu'nun 24 Şubat'ta yayımlanan “Lütfen "Shorty", Bir Film Daha!” başlıklı yazısını okuduktan sonra aklıma Roni Margulies'in bu filmin ortaya çıkardığı tartışmalardan hareketle kaleme aldığı Malcolm X yazısı geldi. Bugüne kadar Margulies'in, yazdıkları, radyoda, televizyonda, toplantılarda konuştukları, genellikle İsrail hakkında, Siyonizm hakkında oldu. Bundan dolayı onun İsrail'in siyaseti, Filistinlilere yaptıkları hakkındaki analizleri bu meselelerle ilgilenen hemen herkesin dikkatini çeker. Çünkü hem Siyonizm hakkında, hem İsrail devletinin somut siyasetleri hakkında en acımasız ve temelli eleştirilerin pek çoğunda onun imzası vardır. Hatta Hamas'ı kusursuz biçimde savunma görevini çoğu kimseden daha iyi yaptığı bile söylenebilir. Bunun nedeni ise oldukça açık. Çünkü ona göre “mücadele, emperyalizm ile emperyalizme karşı direnenlerin mücadelesi. Dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye çalışanlarla, başka bir dünya, eşitliğin ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünya özleyenlerin mücadelesi.” Roni Margulies'in 1980'li ve 90'lı yıllarda yazılan şiirin genel özelliklerini polemikli bir dille anlatan şiir yazıları yanında Yahudiliğe ve kimlik politikalarına ilişkin denemeleri ve siyaset yazılarını toplayan Şiir Yahudilik Vesaire kitabı Margulies'in dünyaya bakışını ortaya koyan bir eser. Margulies'in kitabında yer alan ve polemik bağlamında değerlendirilebilecek bir yazısı var: “Malcolm X'in Paylaşılamayan Mirası” başlıklı yazı bu. Yazı 1993 yılında Sosyalist İşçi'de yayımlanmış ilk olarak. Margulies'in Türkiye'de daha somut olarak tartışma imkanı bulabileceğimiz "Şeriatçılar'ın ve Sosyalistlerin Malcolm X'i sahiplenme biçimleri üzerine söyledikleri üzerinde durmak istiyorum. Malcolm X'i İslamcı camianın sahiplenmesini eleştiri konusu yaparken şunları söylüyor: “Türkiye'deki şeriatçılar Malcolm X''i İslam şehitleri arasında anarken kimi andıklarının farkında bile değiller. Malcolm X İslam uğrunda ölmedi. Dünyanın en azgın kapitalizminin en çıplak ırkçı uygulamalarına karşı, ezilen kitlelerin özgürlük ve eşitlik taleplerini dile getirirken öldü. Sosyalizme doğru el yordamıyla adımlar atarken ve biraz da bu adımları attığı için öldürüldü”. Oysa Margulies şehadet'in sadece "öl(dürülm)e" durumu olmadığını anlayabilseydi bu kadar aceleci olmazdı yaptığı değerlendirmelerinde diye düşünüyorum. Bilindiği üzere "Şehit" kelimesi ş-h-d köküne dayanır. Kök fikir "tanıklık etme" anlamındaki şahadet'tir. Bir kişinin tanıklık için yemin etmesineşahadet denir. İslam dinine inancı teyit için de yemin edilir ve bu amaçla "Eşhedü enla ilahe illallah..." ("Tanıklık ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur...") diye başlayan kelime-i şehadet getirilir. Buradan böyle bir tanıklığın ya da ikrarın sonuçlarına katlanma, yani bunun uğruna ölme anlamındaki şehadet kavramı doğar. Dolayısıyla Malcolm X'in şehadeti yani tanıklığı sadece öldürülmüş olmasından değil onun öncesinde hakikati araması ve evrensel İslam ailesinin bir ferdi olmayı öncelemesi ile yakından ilişkilidir. Bu mensubiyet Amerikan kapitalizmini ve emperyalizmi yanında her türlü milliyetçiliği de olumsuzlamayı gerektirir. Bunun içindir ki Müslümanlar onu sahiplenirken kimi sahiplendiklerinin bilincindedirler. Müslümanların da başka bir dünya özlemleri vardır çünkü!
Önce İstanbullu, devrimci, şair, tercüman Roni Margulies'ten söz edeceğim…5/5/55 doğumlu. Robert Kolej'i bitirdi. Sonra İngiltere'de üniversiteye gitti. Uzun süre orada yaşadı, iktisat doktoru oldu, ama hiç iktisatçılık yapmadı. Daha güzel bir dünya istediği için, üniversite yıllarından beri örgütlü sosyalist. Dünyanın en iyi şairi olmak istiyor, ama bunun için geç kaldığını düşünüyor. Edebiyat, hayat ve siyaset noktasında postmodern kabızlıklardan oldukça uzak…
Malcolm X'i “devrimci, Müslüman ve Siyah Amerikalı” olarak tanımlayan Margulies bu yazısını Fatih Mutlu'nun yazısında değindiği Amerikalı siyah yönetmen Spike Lee'nin Malcolm X'in hayatını ve mücadelesini konu edinen filminin oluşturduğu tartışmalardan hareketle yazmış. Temelde Malcolm X'i dört grubun sahiplendiğini ifade ediyor Margulies: Amerikalı orta sınıf Siyahlar, Amerikanın radikal Siyah Milliyetçileri, şeriatçılar ve sosyalistler. Daha sonra bu grupların Malcolm X'i niçin sahiplendiklerini, sahiplenirken ortaya koydukları çelişkili hallere kendi dünya görüşü çerçevesinde değiniyor. Bu arada önemli ve ilginç yorumlar da ortaya yapıyor. Malcolm X'i sahiplenme biçimleri içinde orta sınıf Amerikalı siyahlar dışındaki üç öbeğin çelişkili de olsa anlamlı bir sahipleniş ortaya koyduklarını düşünüyor.
Margulies Malcolm X'in hayat çizgisinin koyu bir siyah ulusçuluktan Sosyalizme doğru ilerlediğini iddia ediyor özünde. İslam'ın Amerikan toplumunun ezici baskısına ve ırkçılığına karşı bir başkaldırı unsuru olarak hep görüşlerinin bir unsurunu oluşturduğunu ifade etse de onu Sosyalist olarak görme eğiliminde.
Kendisiyle yapılan bir konuşmada bu çerçevede yani İslamcıların sosyal meselelerle, haksızlıklarla ilgilenmediğini düşünmenin haksızlık olduğu yönündeki bir soruyu ise şöyle yanıtlamıştı: "İslamcıların sosyal meselelerle, haksızlıklarla ilgilenmediğini düşünmüyorum elbet, olur mu öyle şey? Gerçekten dindar olan bir kişi, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun, mutlaka haksızlıklarla ilgilenecektir. Yoksa dindarlığın ne anlamı kalır ki? Nitekim, Filistin'de Hamas, Lübnan'da Hizbullah gibi örgütler halkın toplumsal taleplerini dile getirdikleri ve haksızlığa karşı direndikleri için başarı kazanıyorlar” dedikten sonra “Malcolm X'in sadece Müslümanlığını öne çıkaranların yanıldığını anlatmaya çalışmıştım" biçiminde sürdürüyordu konuşmasını.
Diplomaside öfke ve kibir Diplomasi tarihinde ender rastlanacak ve unutulmayacak bir olay yaşandı. Eşit konumdaki iki konuşmacıdan birisine 25 diğerine 12 dakika süre verildi. Kısa konuşma süresi verilen ve cevap hakkı engellenen Sayın Erdoğan birinci bölümdeki soğukkanlılığını değiştirdi, ağır ve hüküm içeren bir konuşma yaparak salonu tek etti. Daha sonra Sayın Erdoğan basın toplantısında tepkisini panel moderatörünün âdil davranmaması ile ilgili olduğunu söyleyerek köprüleri atmadığını belli etti. Mamafih Sayın Simon Peres de hemen arayarak özür diledi. Daily Telegraph gazetesinin başlığı: “Türk lider, İsrail Cumhurbaşkanı ile yaptığı tartışmadan hışımla çıktı.” şeklinde. Ve şu ifadeleri: “İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, ülkesinin son bir ayda Gazze’ye yaptığı saldırıyı hararetle savunmuş ve sesini yükseltip parmağını sallayarak, Erdoğan’a her gece İstanbul’a füze atılsa ne yapacağını sormuştu. Yanıt vermeye çalışan Erdoğan’ın sözü kesildi. O da ‘Konuşmama izin vermediğiniz için bir daha Davos’a geleceğimi sanmıyorum’ diyerek kalktı ve konferans salonundan çıkıp gitti.” konuyu özetliyor. Sayın Erdoğan’ın tepkisi diplomatik tavır mı, teatral bir heyecan mı, diplomatik kabadayılık mı, diplomatik skandal mı? sorularına cevap vermeye çalışalım. İki tür diplomasi tanımı vardır. Klasik diplomasi ‘Ülke için yurtseverce yalan söyleme sanatı’ olarak tanımlanırken bilimsel diplomasi tanımlaması ‘Uluslararası alanda ülkeyi temsil, muhatabı ikna etme iş ve sanatı olarak tanımlanır’ Klasik diplomatlara göre bir haksızlık varsa ve söz verilmediyse tepkinin sadece bir açıklama ile olması yeterlidir. Sonuç aldırıcı bilimsel diplomasi ise krizi fırsata dönüştürecek beden dilinin kullanılmasıdır.’ Bilimsel diplomaside amaç sorunu çözmek ise diplomatik dil ve üslup için “Diplomat gibi hem hikmetli hem nazik, çocuk kadar hem saf hem de ısrarcı olabilmek” amaçlanmalıdır. Niyet’in bilimsel bir kategori olduğu anlaşıldıktan sonra iletişim teknikleri yeniden yazılmaya başlandı. Çünkü niyet ‘Non verbal comminication’ olarak tanımlanan iletişim biçiminde beden dili şeklinde ses tonu, konuşmalardaki eşik altı vurgulara, mimik ve jestlere yansıyarak dinleyicilerin beyinlerinde ayna nöronları harekete geçiriyor ve etkileme gücü artıyor. Beden diline iletişimin %70-80’ini oluşturan duygusal aktarım ayağı da denebilir. Büyüklerimizin ‘Samimiyetin dahi kerameti vardır’ telkini bilimsel olarak artık doğrulanıyor. Eğer diplomatın amacı kendi egosunu tatmin ve mesleki geleceğini düşünmek ise sonuç almak değil alkış almaya öncelik verir, rolünü yapar meslektaşlarından alacağı övgü ile beslenir. Sayın Erdoğan ne yaptı? Türkiye de televizyonlar konuşmanın tartışma olduktan sonraki bölümlerini verdiler. Sadece bu bölümü izleyenler bütünü görmedikleri için asabi ve fevri bir tavır olarak yorumladılar. Ben ilk izlediğimde antisemitizm’in verdiği bir duyarlılık mı, haklıyken haksız duruma düşecek orantısız bir tepki mi verildi, diye düşündüm. Sayın Peres’in kibirli, başöğretmen edası ile parmağını sallayarak 25 dakika konuşması ve yer yer bağırarak konuşması dikkat çekiciydi. Moderatörün Sayın Erdoğan’a el müdahalesi ile engelleme yapması,12 dakika süre ile kısıtlanmasını izlemeden hüküm vermek önyargı işareti ve ‘İsrail Muhibler Cemiyeti’ tavrı ile mümkündür. Yahudilerin kendilerini üstün ırk olarak gördükleri biliniyor. Yahudi narsisizmi Tevrat’a da girmiştir. Narsisizmin temel özelliği empati yapamaması ve haklılığı kendilerine yönelik değerlendirmesidir. Narsisistik büyüklenme içinde olan bir kişiyle iletişim kurmak isteyenlerin zaman zaman ilişki sınırlarını hatırlatması gerekir. Büyüklenmeci kişi hep ayrıcalık beklentisi içindedir ve sıradan olmaktan çok korktukları için çok çalışıp başarılı da olurlar sırf övgü almak için bunu yaparlar. Yahudi ırkının büyüklenme hastalığına karşı onlarla ilişkide amaç onlara değişmeyi öğretmek olmalıdır. Bu zor bir yoldur. İki şeyi kabul ettirmekle ‘politik kibirli’ ile mücadele edilebliir. Birincisi değer verdiği şeyin kaybının çok yakın olduğunu hissettirmek, ikincisi de ciddi olduğunuza onları inandırmaktır. Kibirlilerin çoğu zora girmeyi sevmezler tek kutsalları kendi çıkarlarıdır, onlardan adil olmayı beklemek saflık olur. İlişki kurarken kendi sınırlarını net çizenler kazanırlar. İsrail ve Dünya Yahudileri İkinci dünya savaşında ciddi biçimde mazlum oldular, ta bugüne kadar mazlum olma konusundaki potansiyellerini inanılmaz bir şekilde kullandılar. 29 Ocak 2009 Davos dünyanın İsrail propagandasını fark etmesini sağlayacak bir kırılma yaşattı. Dünya Yahudilerine her istediklerinin kendi menfaatlerine olmadığını anlatmak ve dünyanın geri kalanları ile adil bir ilişki kurmaları zaruretini öğretmek için iyi bir fırsat yaşıyoruz. Sayın Erdoğan’ın son konuşmayı yaparken bacak bacak üstüne atması, mütevaziliği terk etmesi, kararlı ve tutarlı konuşması yerinde idi. Eğer salonu terketmeseydi büyük bir hata yapabilirdi. İçinde öneri olan kontrollü, haklı ve mantıklı gerekçelere dayalı öfkeli tavır içtenlik içeriyorsa ancak bilimsel olarak ikna edici ve ciddiyeti çağrıştırıcı etkisi ortaya çıkar. Sayın Erdoğan’ın tavrı diplomasi’de olgu olarak değerlendirilecek sonuçlar çıkaracak niteliktedir. Mazlumların onurunu koruyan bu tavır son çare olarak ve yerinde kullanılırsa etkili olmaya devam eder. İletişim psikolojisi açısından eleştirilebilecek tek yönü ‘Ben dili yerine sen dili’ kullanmasıdır. Ben bu duruştan İsrail içindeki barış isteyenlerin elinin de güçlendiğini düşünüyorum. ’Dünyanın desteğini kaybediyoruz, yalnızlaşacağız, değer verdiğimiz şeyleri kaybedeceğiz’ diyen barışcıl ve laik İsrail toplumu özeleştiri yapabilirse Ortadoğu ve dünya barışı için ümitlenebiliriz. Sayın Erdoğan’ın içinde öneri olan bu öfkesi ancak alkışlanabilir.
HAYIR, hayır... * * * Toplumsal belleğimizde yer eden bir "İsrail putu" vardır... Ahmet HAKAN - HÜRRİYET
"Kiziroğlu Mustafa Bey"den söz etmiyorum...
"Rizeli yoksul tekne kaptanı Ahmet Reis’in oğlu Kasımpaşalı Tayyip Bey"den söz ediyorum...
Ey ahali!
Duyduk duymadık demeyin...
Tayyip Bey ardı ardına putları devirmektedir...
Hem de en esaslı putları...
Bu zamana kadar babalarımızın, üstatlarımızın, öğretmenlerimizin, abilerimizin hayata başlarken...
"Dokunma, yanarsın" uyarısıyla...
Bize bellettikleri ne varsa, hepsini alaşağı ediyor Tayyip Bey...
Dokunuyor...
Ve işin tuhaf tarafı yanmıyor!
Derler ki:
"İsrail’e bulaşan devlet adamı, bir daha iflah olmaz..."
Tayyip Bey’in devirdiği "birinci put" budur...
İsrail’e öyle bir bulaşmıştır ki...
En azılı İsrail düşmanları bile "Biraz fazla mı ileri gidiyor ne?" diye düşünüp, tedirginlikler yaşamaktadır...
Tayyip Erdoğan, "şamar oğlanı" yaptı İsrail’i...
Ayar üstüne ayar verdi...
"Bana Hamas yanlısı derler" falan diye kaygı duymadan...
"İsrail’in etki alanı" konusunda oluşturulan mitleri, efsaneleri yıkıp geçerek...
Vurdu, vurdu, vurdu...
Gerçi başına büyük bir bela alıp almadığını şimdiden söylemek güç...
Ama eğer bu işten sıyırmayı başarırsa...
İsrail’e meydan okumanın...
Bir devlet adamı için çok büyük bir risk oluşturmadığını cümle aleme ispatlamış olacak...
* * *
Ta Nizamülmülk’ten beri...
Devlet adamlarına verilen en önemli öğüt, "Çok konuşmayın... Çok konuşmayın... Çok konuşmayın..." öğüdüdür...
Ayrıca...
Umur görmüş siyasetçiler...
Diplomasi mesleğinin inceliklerini kavramış duayen diplomatlar...
Hepsi ama hepsi...
Devlet adamlarının konuşmalarında kılı kırk yarmalarına vurgu yaparlar...
Dünya siyaset tarihi, "dile özen, üsluba ihtimam" dersleriyle dopdoludur...
Ama işte görüyorsunuz:
Tayyip Bey, bu algıyı da paramparça etti...
Böylece...
Yıktığı ikinci put, "diplomasi putu" oldu...
Brüksel’de Avrupa Birliği’nin göbeğinde bir "Mecidiyeköy kahvesi"nde konuşur gibi konuşuyor... Mesela AB’li parlamentere, "Sen anca başını sallarsın" diye tercümesi bile güç postalar koyuyor...
Ve sonuçta hiç de cereme çekmiyor... İktidarına iktidar katıyor...
İşte buradan ilan ediyorum:
Tayyip Bey, eğer bu üslupla, muktedir olmaya devam eder, zafer kazanmayı sürdürürse...
"Diplomasi sanatı", "siyasette incelik", "ustaca ima etme" gibi vurguların tümü, tarihin çöp sepetine fırlatılıp atılacaktır.
* * *
Gelelim "üçüncü put"a...
Bu biraz memleketimize özgü bir puttur...
Kısaca "asker putu" diyebiliriz buna...
Açıklayıcı cümle şöyledir:
"Asker bir hükümete kafayı taktı mı, o hükümet bir daha iflah olmaz."
Uzak / yakın tarihimiz, bilmem kaç defa gelip bilmem kaç defa gidenlerin deneyimi ve toplumsal belleğimiz, bu hükmün genlerimize kadar işlemesine yol açmıştır.
Ama işte görüyorsunuz...
Bu put da yıkılmış durumdadır...
Askerimizin, hükümete kafayı taktığı aşikar olduğu halde...
Hükümetimiz her daim iflah olmaktadır...
Ne iflah olması yahu?
Neredeyse "asker putu" yıkılmış, yerine "hükümet putu" ikame edilmiştir...
Neredeyse "Tayyip Erdoğan hükümeti birine kafayı taktı mı, o adam bir daha iflah olmaz" noktasına gelinmiştir...
Böyle bir yazı yazmak hiç hoşuma gitmiyor ama bu gün İsrail’in Gazze de yapmış olduğu katliamları ve bu acımasızca saldırıları gördükten sonra insanın aklına şu geliyor. Birincisi: Hitler’in Yahudileri yok etme çabası acaba doğru muydu diyorum? Ki: Hitler’in yaptığı o katliamları hiçbir şekilde desteklemek ve hoş görmek değil maksadım. Burada İsrail’in Hitler tarafından gördüğü zulmü çoluk- çocuk, genç- yaşlı, kadın- erkek demeden bin beterini bu gün Gazze halkına yapmasını anlamak mümkün değil. O zaman akla şöyle bir soru geliyor: Acaba Hitler bu kadar mı ileri görüşlü bir adamdı da Yahudilerin böyle katliamları yapmaktan çekinmeyeceklerini tahmin etmiş ve Yahudilere resmen bir soykırım uygulamıştı… Ve bu yaptıklarıyla İsrail bu gün resmen HİTLERE BÜYÜK BİR JEST yaparcasına davranmış olmuyor mu? Böyle hunharca davranarak nasıl acımasız olduğunu gösteren İsrail, zamanında Hitler tarafından Yahudi halkının yok edilmesi gerekir tezini ne kadar doğruluyor acaba? Birde işin diğer bir tarafı var ki o da İSRAİL’İN HİTLER’İN YAPTIKLARININ İNTİKAMINI GÜCÜNÜN YETTİĞİNDEN ALMASI… Sırplar Boşnakları yok ederken ve bir soykırım uygularken SIRP KASABI lakablı kişilere şimdide İSRAİL KASABI lakabıyla yenileri eklenmiş olmuyor mu? Şayet bu lakap eklenmezse o zaman SIRP KASAPLARINA haksızlık yapılmış olmayacak mı? Sırplar yapınca kasap oluyor da İsrail yapınca adı neden savaş oluyor? Ne Hitler haklıydı ne Sırplar… Ne de bu gün İsrail haklı ve nede bundan sonra böyle günahsız insanları yok ederek bir toplumu ortadan kaldırmaya çalışacak hiçbir devlet hiçbir millet haklı. Boşuna dememişler “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diye… Hem ne bozuldu… Kimin parası varsa o kadar çok silahı var… Kimin arkası kuvvetliyse onun daha fazla silahının olma şansı var… Dünya üzerinde ki dengesiz güç kullanımına ve göz yumulan soykırıma ikinci bir örnektir GAZZE… Yahudilerin Hitler tarafından soykırıma uğrayışını anlatan filmleri izlerken hepimiz ağlamadık mı? Ben ağladım. Olamaz böyle bir vahşet… Acaba İsrail halkı Gazze de öldürülen günahsızları seyrederken hiç ağlamıyor mu? Sanmıyorum… Ne olacak sanki ölenler ölsün öyle değil mi? Hele ölenler Müslüman olunca çok daha fazla önemsiz mi oluyor ne? Nesiller sonra birileri çıkıp “ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYİN” diyorlar da peki: Neden Sırplara Boşnaklardan özür dileyin diyen yok? Seneler sonra da birileri çıkıp Gazze de olanlardan dolayı İsrail’den Müslüman Gazze halkından özür dilemesini mi isteyecek? Haydi, istediler diyelim de KİM ÖZÜR DİLEYECEK… Gelelim Hitlere… Vallahi bilemiyorum, Hitler’in yattığı yerde kemikleri mi sızlıyor acaba? Ben size demiştim bu ırk çok tehlikeli diye mi sızlanıp duruyordur? Böyle şeylerin şakası olmaz ama etrafımda ki insanlarla sohbet ederken insanların bu gün İsrail’in bu yaptıklarına böyle tepkiler verdiklerine de şahit olmadım değil. Ben hangi din veya ırk olursa olsun hiçbir şekilde hiçbir zulmü dengesiz güçle yapılan saldırıyı insanların resmen katledilmesini asla ve asla tasvip etmiyorum. Bırakın siz Hitleri onu bunu Anamda yapsa Babamda yapsa Çocuğum da yapsa böyle bir vahşetin birazını bile olur karşılamak insanlık suçudur. Dün Hitleri lanetleyen İsrail bu gün ondan aşağı kalmıyor. Eee… Boşuna dememişler “BOYNUZ KULAĞI GEÇER” diye… Bende İsrail’i, buna göz yumanları ve geçmişte kim böyle vahşetlere imza atmışsa hepsini ama hepsini LANETLİYORUM… www.sevdaturkusev.com