« Önceki | Sonraki »

28/10/2009

"Küresel Bunalım"da "zenci başkan" uyarısı

Malum tarihi bilmeyenimiz yoktur herhalde. Tarih 11 Eylül 2001.
New York'ta ikiz kuleler havaya uçuruldu. "İkiz Kuleler" uçurulduğunda ben Bodrum Turgutreis'te Lapikant Otel'de tatilimin ikinci gününü yaşıyordum ve orada bulunan İngiliz ve İrlandalıların nasıl otellere kapandığına ve korkularına şahit olmuştum. 11 Eylül sonrasında yüzlerce komplo teorisi üretildi. Herkes bildiğini, düşündüğünü ve tasarladığı fikirlerini yansıttı.
Prof. Ahmet Davutoğlu, 2001'in son üç ayında Ekim-Kasım ve Aralık aylarında Türkiye'nin önde gelen TV kanallarında bir dizi konuşmalar yaptı. 

STV' de Etyen Mahçupyan-Ali Bulaç ikilisi ile "Küresel Bunalım , "Batı ve ABD", "Küresel Bunalım ve İslam Dünyası", Küresel Bunalım ve Türkiye"; TV8'de Gül Selçuk'la "Özgürlük Arayışı ve Küreselleşme"; CNN Türk'te Gürkan Zengin'le "Medeniyetler Buluşması ve Türkiye'nin Rolü"; Altınoluk Dergisi'nde "Küreselleşme Bir Yapı ve Form Değişimidir", "Bunalımlar Yeni Açılımlara Dönüşebilir"; Revizyon'da Firdevs Çakmak'a "Doğu-Batı: Bir Medeniyet Muhasebesi" ve Tezkire'de Ahmet Demirhan'a "11 Eylül ve Yeni Düzen Arayışlarının Felsefi Açmazları" röportaj ve söyleşisinde bulunmuştu.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu o dönemde Beykent Üniversitesi'nde üniversite yönetim kurulu üyeliği, senato üyeliği ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanlığı; Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ile Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademilerinde misafir öğretim üyeliği yapmaktadır. 2001 yılında Küre Yayınları'ndan çıkan "Stratejik Derinlik" isimli kitabını tamamlamış ve küresel bunalıma ilişkin çalışmalarda bulunmaktadır. Bir kısım konuşma, röportaj ve söyleşilerini sonradan "Küresel Bunalım" adlı küçük bir kitapta (Küre Yayınları, 2002) toplayan bu konuşmalarda Prof. Dr. Davutoğlu ABD'nin yakın geleceğini 54 ve 5. sayfada şöyle çiziyor ve aktarıyordu:

"ABD kendi evinde büyük bir yara aldı; onuru kırıldı. Gücünü bir şekilde göstermesi lazım. Bu muhtemelen Asya veya Afrika'da bir ülkeye yönelik harekât şeklinde olacaktır. Diğer büyük güçler de ABD'nin rehabilitasyonu maksadıyla bu harekâta destek vereceklerdir. Harekâttan doğrudan zarar görmeyen bölgesel güçler de ABD'nin yanında yer alacak, onu teselli etmiş olacaklardır. Böyle olunca, ABD tüm harekâtı BM ve NATO üzerinden gerçekleştirecek, dolayısıyla ciddi bir hukukî meşruiyet sorunu yaşamayacaktır. (Afganistan İşgali aynen böyle olmadı mı?) Bu harekâttaki başarısı ve diğer güçlerin desteği Amerikan yönetimini şımartacak, elde edilen "zafer" onları tatmin etmeyecektir. İkinci aşamada gözlerini daha büyük bir hedefe dikecek ve yeni bir harekât düzenleyeceklerdir. Fakat bu sefer bütün büyük güçler geri çekilecek, ABD'nin daha fazla güç ve itibar kazanmasını istemeyeceklerdir. Ne Rusya destek verecektir ne de AB veya Çin. Bölgesel güçler de kendi milli hesaplarını daha titiz yapmaya başlayacaklardır. Böyle olunca ABD, BM gibi uluslararası organizasyonları eskisi gibi kendi amacına yönelik kullanamayacaktır. Bu durumda Amerikan yönetimi öfkelenecek ve harekâta tek başına girişecektir. (Irak İşgali de bu şekilde yapıldı diyebiliriz) Tek başına hareket ABD'yi yalnızlaştıracak; BM ve diğer platformlarda sert bir biçimde eleştirilecektir. Dünya medya ve kamuoyu da Amerika aleyhine dönecek, tarihte hiç görülmeyen bir şiddette anti-Amerikancılık bütün dünyaya yayılacaktır. Önce bu durumu umursamayan Amerikan eliti, iradesine karşı çıkan herkesi küçümsemeye ve dışlamaya başlayacaktır. Fakat zamanla durumun vahametini kavrayacak ve muhayyeli değil mümkünü aramaya başlayacaktır. Bu şekilde başlayacak olan üçüncü aşamada Amerikan eliti kendini sorgulayacak ve dışlamanın sürdürülebilir, akılcı bir yol olmadığını kabul edecektir. Bu sefer kendini dünyaya kabul ettirmenin daha ince yollarını arayacak, dışlama yerine gerçek insani içerim peşinde koşacaktır. Bu dönemde ABD'ye zenci bir başkan gereklidir!" 

Tespitin tarihi 2001. Yani daha Bush, görevde. Ne kadar şaşırtıcı değil mi?

Fazla söze ne gerek, Kitabın tamamı son derece önemli detaylar içermekte.
Ben okudum ve bitirdim. Tavsiyemiz "almanız", "okumanız" ve "değerlendirmeniz"den yana.


21/10/2009

Elini Tutmazsan Adı Yetim Kalır

     Kolsuz, ayaksız, kanatsız kalmış bir kuştur yetim.
     Ağlar, yanaklarında kurur gözyaşı
     Acıkır, midesinin konserini dinler kendisi.
     Duvar diplerinde çizer, yalnızlığın resmini.
     Boynu bükük olmayı en iyi onlar bilir.
     Masumiyet, en çok onlara yakışır.
     Şefkate en çok onların ihtiyacı vardır.
     Zemheride sevgisizliktir onları üşüten; soğuk değil.
     İşte böyledir yetim...
Anne ve babalarının değerini en iyi onlar bilir. Onların yokluğunu hayatın her anında buram buram hissetmişlerdir çünkü. Bir annenin şefkatinden, bir babanın merhametinden yoksun büyür onlar. Yalnızlığı en iyi onlar bilir. 
Karanlık çöküp el ayak çekildiğinde, gök gürlemesinden korktuğu zamanda onu kolları arasına alıp korkusunu giderecek bir annesi veya babası yoktur yetimin. Korkularıyla yalnız başına yüzleşmek zorundadır. Çocuk olmak nedir bilmez yetim. Çok hızlı bir şekilde olgunlaşmak zorundadır çünkü.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) : "Bir yetimin ihtiyaçlarını karşılayan, onu koruyup gözeten kişi benimle cennette şu iki parmağım kadar yakın olacak" buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in bu müjdesine mazhar olanlardan biri olmak istemez miyiz?
Ümmetin yetimleri bize emanet. Gelin bir yetimin yarasını saralım. Ona sahipsiz olmadığını hissettirelim. Suçsuz, günahsız çocukların gülümsemelerinde bizlerin de payı olsun. Yetimlerin kalplerine umut ekmeye, dudaklarına tebessümü geri döndürmeye, onlara zorluklarla ve güçlüklerle baş etmelerinde yardımcı olmaya çalışalım.
Biz de olabilirdik gözyaşlarıyla üşüyen.
Biz de olabilirdik bayramların anlamını unutan; hatta hiç bilmeyen.
Biliyorsak şükredelim. Biliyorsak aralayalım cennetin kapılarını. Yetimler bizi bekliyor bir yerlerde. Cennet sakinleri de cennette bizleri...

Sümeyye ŞAHİN

21/10/2009

Ömer Karaoğlu / Ümmet Senfonisi

6/10/2009

İbadethanelerle Savaşılmaz

Yer Beyoğlu İstiklal Caddesi. Duyarlı insanlar kadın-erkek toplanmış siyonist yahudinin Mescid-i Aksa’ya yönelik provoke eylemlerine duyarsız kalmayacağını haykırıyor.

            Mescid-i Aksa ümmetin ilk kıblesi. Ona yapılan her türlü çirkin hareket tüm müslümanların gönlünde kapanmaz  yaralar açar. Tarihen sabittir ki mescit ve ibadethanelerle savaşanlar daima kendi sonlarını hazırlamışlardır.

            Kabe sahipsiz değil. Ebrehe’nin ordusu Kabe’yi yıkmak için Mekke’ye geldiğinde ne oldu? Mescid-i Aksa da sahipsiz değil. Terör devleti İsrail, yönlendirdiği fanatik yahudilerle kendi sonunu hazırladığının farkında değil. Allah ile ve onun yolunda olan mü’min ve muvahhidlerle savaşılmayacağını yakında çok iyi anlayacaklar.

            Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırıları protesto eyleminden dönerken Unkapanı Köprüsü’nden muhteşem Süleymaniye Cami’ne bakıyoruz. Mahyalarda parlayan bir cümle... “Ne Mutlu Türküm Diyene.” Şaşırmamak elde değil. Yoksa Süleymaniye Cami’de işgale mi uğradı demekten kendimi alamıyorum. Ben bir Türk’üm. Üstünlüğün herhangi bir ırka mensup olmakla değil sadece kim daha çok hayırlı ve güzel işler yaparsa onlarda olacağına inanıyorum. Kavmiyet davası güden bizden değildir buyuran bir peygambere inanıyorum. İnsanların herhangi bir ırktan olması kendi istek ve iradeleri ile değil, sadece güç ve kudret sahibi Allah’ın takdir etmesi ile olur. Yahudide en üstün ırk olma iddiasında olduğu için Mescid-i Aksa’ya bu tecavüzü yapmıyor mu? İbadethaneler Allah’a ibadet edilen mekanlardır. İstanbul Müftülüğü Kur’an ve sünnet ölçülerine göre camiden ne mesajların verileceğini çok iyi bilirler. Hangi kıstasa, ölçüye dayanarak böyle bir yazıyı asarlar? Anlamak mümkün değil...

            Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa,cami ve mescitler müslümanların kutsallarıdır. Hiç kimse kendi anlayışlarını mabetlerimiz üzerinden dikte etmeye kalkarak yeryüzünün mazlum ve mağdur insanlarıyla oynamasın lütfen...

Kadir ŞAHİN

051020094155 by you.

29/9/2009

İSTANBUL Not Constantinople

albüm kapagı
albüm kapagı

Istanbul Not Constantinople -They Might Be Giants

Bu şarkı türk-yunan istanbul constantinople muhabbetinin sonunu hazırlayan şarkılardandır çünkü şarkı istanbul'un artık olduğunu constantinople'in kalmadığını herkese ögreten şarkıdır.



ilk olarak The Four Lads adlı müzik gurubu tarafından 1953`te seslendirilmiştir.They Might Be Giants adlı müzik grubu şarkının cover versiyonlarını yaratanlar arasındadır.


işte bu cover şarkıyı amerika'da fazlasıyla ünlü yapmıştır.

MP3'Ü DİNLE

Benim sevdiğim version işte =)

not: 
Amerika'da bu şarkı o kadar çok ünlü olmuştur ki bir amerikan ve yunan istanbul constantinople Muhabbeti olursa Amerikalı bu şarkıyı hatırlatır buda yunanların kabusu olan bir şarkıdır =)

15/9/2009

Güzel bir öncü: Esad Coşan!

Güzellikleri fark etmek kolay mı?

Şehrin en güzel camilerinden biridir Süleymaniye. Manzarasıyla, kedileriyle, hikayeleriyle, semtiyle, mimarıyla, sultanıyla… İstanbul Üniversitesi öğrencilerine tahsis edilmiş gibidir çoğu zaman. Ön kapıdan çıktıysanız Beyazıt’a, arka kapıdan çıktıysanız Süleymaniye’ye düşer yolunuz.  
 
Bu kadar sık uğranılan yeri namaz kılıp terk etmek olmaz. Sağını solunu, bahçesini, haziresini merak eder insan. İşte bu merak çeker sizi. Aşınmış mermere basar, küçücük kapıdan geçersiniz. Sağlı sollu mezarlar karşılar sizi. Süleymaniye’de yatmak fikri garip gelir birden. Kimlerdir acaba dersiniz. Kimler olduğu mezar taşında muhakkak yazıyordur ama okuyamazsınız. Bir küfür göndermek harf devrimine? Yok yok. Sırası değil. Belki daha sonra… Sizden, babanızdan, dedenizden yaşlı taşlara basarak ilerlersiniz o dar yolda. Sağınızda genişçe bir alan görünür sonra. Ve Sultan Süleyman’ın türbesi. Ayakkabınızı tekrar çıkarmaya üşenmezseniz ziyaret edebilirsiniz onu. Kapalı olabilir, sinirlenmeye gerek yok. Harf devrimine küfür edeceksiniz ya hani bir ara, o zaman bunu da eklersiniz yanına. Şimdi olmaz. 


 
Süleymaniye'nin güzel kabirleri

Kanuni’yi sağınıza alıp ilerlediğinizde yine sağınızda küçük bir yol daha belirir. Birkaç adımda o yolu bitirir, asıl güzellere kavuşursunuz. Sessiz sakin birileri karşılar sizi. Muhammed Zahid Kotku ve hemen yanında Halil Necati Coşan. Yeterince güzel vardır orada. Ama sanki bir de eksik vardır. Kalbinizin bir parçası başka yerde atmaktadır. Dünyalar güzeli bir adam daha buralarda olmalıdır. Onun hakkıdır bu hazire. Ama birilerinin kaprisine kurban gitmiştir. Birilerinden onay çıkmamıştır. Buralarda değildir işte. Henüz küfür etmiyoruz unutmayın! Biraz sakinleşir, biraz kendinizi dinlerseniz,  peşine düşerseniz kalbinizin o parçasını Eyüp’te bulursunuz. Mahmud Esad Coşan, 2001 yılından beri oradadır. 
 
EMahmud Esad Coşansad Coşan, bir ömre sığdırılabilecek ne varsa hepsini sığdırmayı başarmış nadir insanlardandır. Akademik çalışmalar yapıp profesör ünvanını almış, birkaç tane dile tam anlamıyla hakim olmayı başarmış, -bunu yaparken anadiline en ufak bir zeval getirmemiş- bunun önemini "Batı dillerinden en az birini, kendi kültürümüzün temeli olan Arapça'yı, Farsça'yı, Osmanlıca'yı iyi öğrenmeye girişmeliyiz." sözleriyle dile getirmiş, yıllarca hadis sohbetleri yapmış, dergiler çıkarmış, dergilerde yazılarını yayınlamış, aile eğitim seminerleri, genç seminerleri şeklinde her kesime yönelik seminerler düzenlemiş, nezaketi üzerine harika bir şekilde oturtmuştur. "Kültürel meselelerle ciddi olarak ilgilenin." diye bir öğütte bulunmuş ve bunu sözde bırakmayıp kendi yaşayışıyla göstermiştir. sosyal faaliyetlerin önemine sık sık vurgu yapmış, ticaretin bile sosyal alana hizmet etmesi gerektiğini savunmuştur. 

 

Her alanda!

Esad Coşan ve çevresindekilerin el atmadıkları alan yok gibidir. Sağlık, eğitim, basın yayın… Hakyol Vakfı, Seha Neşriyat, Vefa Yayıncılık, İslam dergisi, Kadın ve Aile, Gül Çocuk, İlim ve Sanat, Teklif (Hukuk dergisi), Panzehir (Sağlık dergisi), Sağduyu gazetesi,AKRA...  Akla gelebilecek bir çok alanda faaliyet göstermişlerdir.

Bunları yaparken de cemaat taassubuna girmeden, Müslümanların Türkiye'de ve dünyada nitelikli kimi varsa onlardan da istifade ederek yapmaya gayret etmişlerdir işlerini. Hatta bu anlamda ilk oldukları bile söylenebilir.   

Buralarda yapılacak her şeyi yapan Esad Coşan, Avustralya’ya gider. Ömrünün geri kalanını  da orada geçirir. Orada da boş duramaz, sürekli koşuşturur. Yine bir koşuşturmaca esnasında, bir cami açılışına giderken, trafik kazasında hayatını kaybeder. O da 63 yaşında ölen güzellerden olmuştur. Bu kaza sevenlerini büyük hüzne boğmuştur.   

 

Mahmud Esad CoşanAyrıcalıklı  olamazmış!

Cenaze Türkiye'ye getirilir. Süleymaniye’ye, olması gereken yere, yıllarca peşinden koştuğu, ayak izlerine basarak ilerlediği ve aynı zamanda kayın pederi olan zâtın yanına gömülmesi için Bakanlar Kurulu kararı gerekmektedir. Karar çıkarılır. Ancak “Hiçbir kişiye, sınıfa veya zümreye ayrıcalık tanınamaz.” gibi bir gerekçeyle cumhurbaşkanı bu kararı onaylamaz. Bu ikinci darbe, sevenlerinin hüznünü katlasa da cevap, cami avlusunda verilir. Fatih Camisi’nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp’e yürüyen insanlar, o caddenin belki de şu güne dek görmediği kadar büyük bir kalabalık oluştururlar. O gün oradaki kalabalık, Esad Coşan’ın ne kadar “ayrıcalıklı” olduğunu göstermiştir. 


 
Nazik ve tatlı!

Video paylaşım sitelerine göz atarsanız, Esad Coşan için aklınızda oluşacak ilk şey, inanılmaz nazik ve tatlı oluşu olacaktır. Kendi devrinde tabiri caizse asan kesen hocalardan geçilmezken o tam aksi yolu tercih etmiştir. Huzur veren, sakin bir ses tonuyla anlatacaklarınız anlatır. Sesinin yükseldiğine kolay kolay rastlayamazsınız. Ben izlediğim bir çok kayıtta yalnızca bir kere denk geldim. İnsanların manevi konulara olan ilgisizliğinden yakınıyordu. Yani sesini yükseltmekte haklıydı! Genel olarak ise hep sükunetini korumuştur. Ara ara yaptığı esprileriyle ve daha sık olarak anlattığı kısa hikayeleriyle sohbetine renk katmayı ve dinleyenleri diri tutmayı başarmıştır. Bir çok konuşmasında dikkatli dinlendiğinde fondaki çocuk sesleri yakalanabilir. Çocukların korkutularak değil, özgür bırakılarak eğitilebileceğini kabul etmiş ve bu yüzden onları baş tacı etmeyi tercih etmiştir. 

İbadetlerimden tad alamıyorum diye yakınan birine, "Tad almak için ibadet etmiyorsun. Borcun olduğu için ediyorsun. Eğer tad istiyorsan ileride tatlıcı var. Hem sahibini de tanırız, cemaatimizdendir. Git orada bir şeyler ye." diyebilir ve bunu derken kızmaz, sinirlenmez, tam aksine nükte yaptığını hissettiren bir tavrı vardır. 

Sade Hayat Derneği'nden haberdarsınızdır. Esad Coşan da sade bir hayattan yanadır. Bunu "Evlerimizde sadece akla uyan, işe yarayan lüzumlu, faydalı eşya bulunsun." diyerek dile getirmiş, lükse, şatafata, aşırılığa her zaman karşı çıkmıştır.


 
Mahmud Esad Coşan"Nesi yanlış yahu"

Esad Coşan hiçbir zaman çevresindekilerden üstün biri değildir. Herkes gibidir. Herkesin oturduğu sofraya oturur, herkesle birlikte yemeğini yer, herkesi dikkatle dinler, fakat herkesten farklı olarak salıncağa biner! Bu farklılığı ise fark olmanın aksine herkes gibi olmanın, kasılmamanın, böbürlenmemenin işaretidir. "Mutlaka sizin dışınızdaki insanların güzel taraflarını görmeyi öğreneceksiniz. Kusurlu olarak kendinizi göreceksiniz." sözü, sanırım alçakgönüllülüğünü ve daha birçok vasfını anlatmaya yeter. 
 
Esad Coşan'ı seviyoruz ve rahmetle anıyoruz. Tasavvuf, tarikat kavramlarına uzak duran insanların, bir insanı bu kadar sevmenin, birine bağlanmanın doğru olmadığı şeklindeki itirazlarına ise bizzat onun dilinden cevap veriyoruz. "Bir insanın bir diğerini sevmesinin neresi yanlış yahu!"

 

Merve Akbayır yazdı 

 

Foto Galeri İçin: http://www.dunyabizim.com/gallery.php?id=65

Merhum Esad Coçan'ın sohbetinden tadımlık: http://www.dunyabizim.com/video.php?id=35

13/8/2009

Erdoğan: Anneliğin siyaseti yoktur!


13/8/2009

Güvercin kanadına yazılan mektup


BU bir mektup.Kuş, güvercin kanadına yazıldı.Kimin vicdanına konarsa o okusun diye.Ölüm üzerine...


Mayın üzerine...

Kürt meselesi... Türk meselesi üzerine.

Güzel kelimeler... Ve çirkin kelimeler üzerine.

Ölüme doğru yapılan bu korkusuz koşudan korkuyorum. Mayınlarla parçalanan kardeş cesetleri odamda, yanıbaşımda duruyorlar. 

Yazdığım her kelimeye daha bir dikkatle bakıyorlar. 

Onlar dün parçalandılar.

Yazıklar olsun diye başlıyor aklıma gelen her cümle şimdi. 

Yazıklar oluyor zira, insanın biriktirdiği en güzel şeylere.

Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...

HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR

Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...

Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.

Yapmayın!

Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına. 

Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz. 

Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....

İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.

Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR. 

Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür! 

Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler. 

İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır. 

Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR! 

Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.

EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME

Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da. 

Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor. 

Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor. 

Hemen şimdi DURUN! 

Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz. 

İçinde acı olmayan gecemiz yok..

Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...

Barış artık soytarı bir kelime... 

Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok. 

Nerede bu barış? 

O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime. 

Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız. 

Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir. 

Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.

Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder. 

SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN

Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.

O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir. 

Ölen yirmisindedir. 

Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.

Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur. 

Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır. 

Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır. 

Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır. 

Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.

Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.

Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum. 

Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte. 

Kendimi küçük düşürmek istiyorum. 

Taviz vermek istiyorum. 

Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...

DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM

Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.

Ne olur? Bu işi durdur. 

Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum. 

Kimse ateş etmesin kimseye.

Hiçbir gerekçeyle.

Hatta kendini savunmak için bile...

Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...

Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin. 

Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin. 

Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.

İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.

Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.

İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten. 

Süresiz ve sonsuza kadar. 

Yalvarıyorum.

Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.

YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ

Sonra sabahlara kadar tartışalım. 

Ama şimdi durdur. Yalvarırım.

Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...

Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.

Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...

Kürtçe’de "cehel" derler. 

Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...

Yalvarırım ne olacak...

Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.

Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...

Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.

Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.

Kurtulalım istiyorum bu vebadan. 

Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum. 

Küstüm.

’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE

Konuşmuyorum bu konuyu...

Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.

Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum. 

Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.

Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum. 

Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.

Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin çıfayda...

Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez. 

Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir. 

"Mırın" denir Kürtçe’de.

Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır. 

Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir. 

Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.

"Yaşam"a gelince....

Kelimelerin en şahanelerinden. 

İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...

Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...

DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR 

Kürtçe’de "jiyan" denir.

Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir. 

Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette. 

Aşk...

Kürtçe’de "evin" denir. 

Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir. 

Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum. 

Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu. 

Çünkü bu iş öyle kolay değildir. 

Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur. 

Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur. 

Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...

O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.

Sonuç her zaman mükemmeldir. 

Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder. 

’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’ 

İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler. 

Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir. 

Bünyesine uyan her su içine akar. 

Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır. 

Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra. 

Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir. 

Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur. 

Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.

Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır. 

Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır. 

Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz. 

"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....

"Ölüm"ün yanına "hayat"! 

Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.

Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...

RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR

Artık sivil de değildir haklı da. 

Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.

Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.

Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur. 

İnsanları başkalaştırır. 

Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur. 

"Başka" güzel bir kelimedir. 

Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır. 

Ve başka, başkalık güzeldir. 

Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar. 

Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.

Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak. 

Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!

Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...

Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.

Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.

KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR

(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)

Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki: 

Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir. 

Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.

Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur. 

Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir. 

Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.

Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.

Onu özgürleştirir...

Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.

Çünkü DİL güncel bir mesele değildir. 

Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir. 

Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir. 

Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir. 

Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir. 

Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir. 

TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER

Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir. 

Bu bir mektup.

Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.

Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.

Ölüm üzerine...

Mayın üzerine yazıldı.

Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.

Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben... 

Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...

Elimde sade kelimeler...

Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum. 

Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.

Yalvarırım... Durun!

Durdurun!

Yılmaz ERDOĞAN

7/8/2009

YALNIZLIK

yalnızlık.
her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında
tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir
kıymetini bilmelidir, dedi.
yalnızdır insan
hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke.
kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.

insan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı
ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın
aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi
aşık olun!
gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı
nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri..

evet söyledi
ya da ben duydum
duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri.
evet duydum söyledi
her duyduğumda ağladım
pek çok ağlayışım sırasında duydum.
kalbim tutanak tuttu duyduklarıma
soruldu, dedi, cevap alındı
yaşamak, dedi, tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz.
zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil, dedi.
ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı..

ya gördüm neyleyim
insanlar vardı duvarın içinde.
ya ben hep duvara konuştum
ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var.
nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar.
bilmiyorum,
belki de ben gerçekten delirdim
onlar haklı belki de.
içinde değil duvarların insanlar
sadece arasındalar..

 

 

20/7/2009

Atatürk'ün tepesini attıran öneri

AYM, Recep Peker’in hayali olan Cumhuriyet Konseyi

Mehmet Recep Peker, Cumhuriyet’in tipik asker-bürokrat kurucu isimlerinden biri. 61 yıllık hayatı süresince Cumhuriyet’e şekil veren isimlerden biri oldu.

Aslında Recep Peker’i tanımak için, birkaç cümle ile hayat hikâyesine bakmakta fayda var. 1889’da doğan Peker, Harbiye ve ardından Harp Akademisi’ni bitirdi. Libya’da, ardından patlak veren Balkan Savaşları’nda ve eskilerin Harb-i Umumi dedikleri Birinci Dünya Savaşı’nda bulundu.

kullan
Cumhuriyet Halk Fırkası Genel SekreteriMehmet Recep Peker
İkinci Meclis seçiminin ardından 1924’te kurulan Fethi Okyar kabinesinde Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) oldu. Okyar’ın Şeyh Sait ayaklanmasına karşı yumuşak davrandığı gerekçesiyle protesto için istifa etti.

 

Hayatında hep sertlikten yana bir çizgisi oldu.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın dört defa genel sekreterliği görevini üstlendi. Kuruluştan itibaren etkili oldu ise de ülkeye damgasını vurduğu tarih 1930’lu yıllar oldu. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü’den sonra “üçüncü adam” idi.

Daha sonraki yıllarda ise farklı şekillerde kurulan hükümetlerde görev aldı.

Partiyi 1935 kurultayına hazırlayan Başvekil İsmet İnönü, parti sekreteri Recep Peker’i iktidardaki partilerin tüzüklerini araştırmak için faşist İtalya ve Hitler Almanyası’na gönderdi.

Bu kurultay, hastalığı artık belirginleşmeye başlayan Mustafa Kemal Atatürk sonrası hazırlık oluşturması bakımından İsmet İnönü için hayati öneme sahipti.

İnönü ve Peker için 4. Kurultay, aynı zamanda CHP içindeki “Kadro” tabir edilen sol hareketi ve liberal kanadı tasfiye etme açısından bir tasfiye operasyonu olacaktı.

Recep Peker, rejimin en etkili organı olarak görülen ve kısaca“Genbaşkur” olarak adlandırılan CHP Genel Başkanlık Kurulu’nda“Atatürk adına” kararlar alabilen ve açıklamalar yapabilen birisi idi. Parlamentoya gidecek milletvekili adaylarının tek belirleyici heyetinde idi. Dahası, tek parti rejiminin ideologu olarak bilindi.

Faşist ve Nazi partilerinin tüzüklerini inceleyen Recep Peker, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın, Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüştüğü meşhur 1935 kurultayı için yeni parti tüzüğü hazırladı.

İnönü’nün hazırladığı yeni tüzük, onay için "Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanlığı" görevini resmen üzerinde bulunduran Atatürk’ün onayına sunulmak üzere Çankaya Köşkü’ne gönderildi.

Bugünkü karşılığı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunan Katib-i Umumi Hasan Rıza Bey (Soyak) hatıratında, Atatürk'ün böyle bir değişikliğin kendisinin onayına sunulmasına hem kızdığını, hem bozulduğunu anlatır.

Hasta Atatürk’ün bu tüzük değişikliğini imzalayacağını düşünen İnönü ve Peker’in hayalleri Çankaya’nın tavrı ile yıkılır. 
Dosyayı, akşamdan incelemesi için teslim eden Hasan Rıza Bey, sabah geldiğinde sırtında bornozu Atatürk’ün dosyayı incelediğini görür. 

Atatürk, “Zorbalar” diyor ve ekliyor: 
“İnanılmaz şey. Ben memleketi hala bir tek parti ile idare etmekte olduğum için utanıyorum. Ama bazı arkadaşlarımız bu hali devamlı kılmak istiyor.”

Atatürk’ü çileden çıkaran şey, Nazi ve Faşist partilerin tüzüğünde olan yeni bir kuruluşun ihdası idi. "Yüksek Faşist Konsey" benzeri Büyük Millet Meclisi’nin üzerinde görev yapacak Yüksek Cumhuriyet Konseyi kurulmasına şiddetle karşı çıktı.

Atatürk, Hasan Rıza Bey’e sorar:

- İsmet bunu görerek mi imzalamış?

Atilla İlhan, 22 Mart 2003’te verdiği bir röportajda İnönü-Peker ikilisinin girişimini değerlendirirken şöyle diyor:

- Yani, Meclis onların işine gelmeyen bir karar alırsa, o konsey bunu reddedebiliyor. Yani Cumhuriyet fikri, halk hakimiyeti hepsi gümbürtüye gidiyor… Tüzüğün bir kısmını Gazi, Kurultayda değiştirse de tamamı değişmemiştir. Dolayısıyla CHP tüzüğü Nazi ve Faşist tüzüktür. Hiçbir şey de değişmemiştir. Almanya'da da İtalya'da da devletle parti birdir. Bizde de öyleydi.

İnönü ve Peker, Yüksek Cumhuriyet Konseyi projelerini hayata geçiremediler. Ama parti-devlet fikrini rejime dahil etme yolunda önemli bir mesafe aldılar. Nitekim Peker, “Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir” ilanını bu kongrede yaptı.

Bu kongreden sonra Recep Peker, Kemalizm’in sol çizgide ilerlemesini sağlamaya çalışan “Kadro hareketi”ni ve liberal açılımları savunan öteki kanadı büyük ölçüde tasfiye sürecini başlatır.

Peker, Ülkü dergisi etrafında oluşturmaya çalıştığı Kemalizm ideolojisini topluma benimsetmenin yolunu burada açtı. Topluma Atatürk’ün Nutuk’unu"Türk’ün mukaddes kitabı", Halkevleri ve Çankaya’yı da "mabedine"dönüştürmeye çalıştı. Peker’e göre halkın damarlarında dolaşan “kirli kan” bu mabetlerde temizlenecekti.

Her ne ise… O tarafı ayrı bir konu…

İnönü, Recep Peker aracılığı ile 1935’te hayata geçiremediği fikrini 1960 ihtilali sonrasında başardı. Adına “Yüksek Cumhuriyet Konseyi”diyemedi Anayasa Mahkemesi dedi.

Ünal Tanık - Haber 7